4,217,858 views • 20:06

Bu günlerde herkes mutluluktan bahsediyor. Birinden rica ettim ve son beş yıldır yayınlanan ve başlığında "mutluluk" kelimesi olan kitapları saymasını istedim 40'tan sonra saymayı bıraktılar, ki daha bir sürü kitap daha vardı. Araştırmacılar arasında mutluluk ile ilgili inanılmaz bir merak dalgası mevcut. Çok fazla sayıda Mutluluk Koçluğu var. Herkes insanları daha mutlu yapmak için çabalıyor. Ancak bu emek yoğunluğuna rağmen, mutluluk hakkında doğru düzgün düşünmeyi engelleyen bazı bilişsel tuzaklar mevcut.

Bugünkü konuşmam çoğunlukla bu bilişsel tuzaklarla ilgili. Bu tuzaklar kendi mutlulukları üzerinde kafa yoran sıradan insanlar kadar mutluluk hakkında çalışan akademisyenleri de etkiliyor, çünkü, bizler de herkes kadar karmaşık bir ruh halinde olabiliriz. Bu tuzakların ilki karmaşıklığı itiraf etme konusundaki isteksizliktir. Görünen o ki, mutluluk kelimesi artık yararlı bir kelime değil çünkü onu pek çok farklı şey için kullanıyoruz. Sanırım, bu kelimeyi tek bir anlama karşılık gelecek şekilde sınırlamalıyız ama bu, artık bırakmamız gereken bir alışkanlık ve artık kendini iyi hissetme konusunda daha kompleks bir bakış açısı geliştirmeliyiz. İkinci tuzak ise deneyim ve anılar arasındaki karmaşa: bu, basitçe mutlu yaşamak ile yaşamınızdan mutluluk duymak veya yaşantınızda mutlu olmak arasındadır. Ve bu ikisi birbirinden çok faklı iki kavramlar, ikisi de mutluluk duygusu ile bütünleşmiştir. Sonuncusu ise bir sanrıya odaklanmış ama ne yazık ki, kendini iyi hissetme halini etkileyen durumlardan hiçbirini, bu halin önemini değiştirmeden düşünmek mümkün değil. Demek istediğim, bu gerçek bir bilişsel tuzak. Doğruyu bulmanın yolu yok.

Şimdi, bir örnekle başlamak istiyorum yaptığım bir konuşmayı izleyen soru cevap faslında birisi bir hikaye anlattı. Hikaye şöyle Bir seferinde, bir senfoni orkestrasını dinliyormuş ve müzik kesinlikle muhteşemmiş kaydın hemen sonunda ise korkunç bir cayırtı mevcutmuş. Bunu anlatırken oldukça duygusal bir şekilde, bu sesin tüm deneyimi berbat ettiğini söyledi. Ama aslında öyle olmamıştı. Berbat olan şey, bu deneyimin anıları idi. Aslında deneyimi yaşamıştı. 20 dakika boyunca müthiş bir müziği dinledi. Ama bunun hiç bir önemi yok çünkü geride sadece bir hatıra kaldı; elinde kalan ve saklayacağı tek şey bu hatıra idi, ki o da berbat olmuştu.

Bu aslında bize şunu söylüyor, kendimiz ve diğerleri hakkında düşünürken iki benlikten bahsedebiliriz. Bir tanesi deneyimleyen benlik, mevcut zamanda yaşayan ve o zamanı bilen aynı zamanda geçmişi de tekrar yaşayabilir ama aslında sadece mevcut zamana hakimdir. Bir doktor size "Buraya dokununca canınız yanıyor mu?" diye sorduğunda cevap veren yanınız deneyimleyen benliğinizdir. Bir de anımsayan benliğiniz var, anımsayan benliğiniz yaşam muhasebesini yapan benliğinizdir, yaşamınızın hikayesini tutar, ve doktorunuzun size "Son zamanlarda nasıl hissediyorsunuz?" sorusunu ya da "Arnavutluk geziniz nasıl geçti?" sorusunu sorduğu benliğiniz budur. Deneyimleyen benlik ile anımsayan benlik birbirinden çok farklı ayrı iki kavramdır ve bunları birbirine karıştırmak mutluluk kavramının içinde bulunduğu kargaçanın başlıca nedeni.

Şimdi, anımsayan benlik bir masalcıdır. Ve aslında anılarımıza karşılık gelen tepkilerle başlar — aniden başlar. Sadece hikaye anlatıyor olmak için hikaye anlatmayız. Anılarımız bize hikaye anlatır, Deneyimlerimizden bize arta kalan şey hikayelerdir. Bir örnekle başlamama izin verin. Bu eski bir çalışma. Bu gördükleriniz ağrılı bir prosedüre alınan gerçek hastalar. Detaya girmeyeceğim, son zamanlarda eskisi kadar ağrılı değil ama bu çalışma yapıldığında, 1990'larda ağrılı bir prosedürdü. Bu hastalardan her 60 saniyede bir ağrı miktarlarını rapor etmeleri istenmişti. İşte bu iki hasta. Bunlar o hastaların kayıtları. Size soruyorum, "Hangi hasta daha çok acı çekmiş?" Bu çok basit bir soru. Açıkça görülüyor, Hasta B daha çok acı çekmiş. Kolonoskopisi daha uzun sürmüş, ve Hasta A'nın ağrı çektiği her bir dakikaya karşılık Hasta B daha fazla acı çekmiş, hatta daha uzun da.

Şimdi bir başka soru: "Bu hastalardan hangisi daha çok acı çektiğini düşünüyor?" Ve şaşırtıcı olan şu ki: Hasta A'nın kolonoskopi işlemi ile ilgili anısı, Hasta B'nin anısına göre çok daha kötü. Bu kolonoskopilerin hikayeleri birbirinden farklı ve hikayenin en kiritk noktası nasıl bittiğidir — bu hikayelerin ikisi de ilham verici ve harika olmasa da bunlardan birisi ... ( Gülüşmeler) bunlardan birisi diğerine göre kayda değer çekilde kötü. Ve kötü olan da, en çok acının en son an hissedildiği kolonoskopi. Kötü bir hikaye. Bunu nasıl biliyoruz? Çünkü kolonoskopi sonrası bunu bu insanlara sorduk, çok sonra da sorduk. "Tüm kolonoskopiyi düşünecek olursanız ağrı miktarı ne kadar kötüydü?" A için, B'ye göre çok daha kötüydü.

İşte bu gördüğünüz deneyimleyen benlik ile anımsayan benlik arasındaki çelişki. Deneyimleyen benlik açısından şüphesiz ki B çok daha kötü bir deneyim yaşadı. Şimdi Hasta A'ya aslında şunu yapabilirsiniz, aslında bununla ilgili bazı klinik deneyler de yaptık bu yapıldı ve kesin olarak da çalışıyor eğer gerçekten de Hasta A'nın kolonoskopi süresini biraz uzatır ve bu sırada tüpi çok da fazla oynatmazsanız Bu hastanın bir miktar canını yakacaktır, ama çok az ve biraz öncekinden çok çok daha az. Buna birkaç dakika devam ederseniz, Hasta A'nın deneyimleyen benliğine daha kötü ama anımsayan benliğine daha iyi davranmış olursunuz Böylece Hasta A'ya geçirdiği deneyimin tamamı hakkında daha iyi bir hikaye bahşetmeniz olasıdır. Bir hikayeyi belirleyen nedir? Bu, hafızamızın bize sunduğu hikayeler kadar kendi uydurduğumuz hikayaler için de geçerlidir. Bir hikayeyi belirleyen şeyler değişiklikler, önemli anlar ve hikayenin sonudur. Sonlar çok ama çok önemlidir. ve bu örnekte, son tüm hikayeye hakim oluyor.

Şimdi, deneyimleyen benlik yaşantısını kesintisiz olarak sürdürür, birbiri ardına deneyim anları yaşar. Şimdi soracaksınız: Bu anlara ne olur? Bunun yanıtı çok açık. Sonsuza dek yok olurlar. Yani, yaşantımızdaki çoğu an — ki bunu hesapladım — biliyorunuz, psk,ikolojide şu an 3 saniye uzunluğunda kabul edilir. Bu şu demek, bir ömür boyunca bunlardan 600 milyon tane var. Bir ay içinde 600.000 tane. Çoğu hiç bir iz bırakmazlar. Çoğu anımsayan benlik tarafından tamamen gözardı edilir. Ancak gene de, bir şekilde göz önüne alınmaları gerekir diye düşünürsünüz, çünkü bu deneyim anlarında olup bitenler aslında yaşantımızın ta kendisidir. Bu, dünyamızda geçirdiğimiz zaman süresince harcadığımız sınırlı kaynaktır. Bunu nasıl harcayacağımız ise konuyla çok ilgili olmakla beraber, anımsayan benliğin bizim için sakladığı şey bu değil.

Öyleyse anımsayan benliğimiz ve deneyimleyen benliğimiz birbirinden oldukça ayrıdır. Aralarındaki en büyük fark zamanı nasıl idare ettikleri. Deneyimleyen benliğin bakış açısına göre, tatile çıktıysanız ikinci hafta ilk hafta kadar iyidir, yani iki haftalık bir tatil bir haftalık tatilden iki kat daha iyidir. Anımsayan benlik ise bu şekilde çalışmaz. Anımsayan benlik için, iki haftalık bir tatil nadiren bir haftalık tatilden daha iyidir çünkü bu durumda ilave yeni hatıralar pek oluşmaz. Hikayede bir değişiklik yoktur. Bu şekilde, zaman aslında anımsayan benliği deneyimleyen benlikten ayıran en kritik değişkendir. Bu hikayede zamanın etkisi çok az.

Şimdi, anımsayan benlik anımsamaktan başka şeyler de yapar ve hikayeler anlatır. Asıl kararları alan bu benliktir, çünkü eğer iki ayrı doktora iki ayrı kolonoskopi yaptıran bir hastanız var ise ve hangi doktoru seçeceğine karar verecekse seçilecek doktor hatıralarda daha az kötü yer etmiş olan doktor olacaktır. Deneyimleyen belleğin bu seçimde bir söz hakkı yoktur. Aslında deneyimler arasında bir seçim yapmayız. Deneyimlere ait hatıralar arasında bir seçim yaparız. Hatta, geleceği düşünürken bile, geleceğimizi yaşanacak deneyimler olarak düşünmeyiz. Geleceğimizi beklenen anılar olarak düşünürüz. basitçe buna şöyle bakabilirsiniz, biliyorsunuz anımsayan benlik zorba bir yönetici gibidir anımsayan benliğinizi, deneyime aslında ihtiyacı olmayan deneyimleyen benliğinizi yanında sürükleyerek deneyimlere tabi tutan bir zorba olarak görebilirsiniz.

Sanıyorum ki tatile çıktığımızda sıklıkla olan budur. Evet, tatile büyük çoğunlukla anımsayan benliğimizin emrinde çıkarız. Sanırım bunu haklı göstermek epey zor. Yani, anılarımızın ne kadarını tüketiriz? Anımsayan benliğin egemenliği hakkında verilen örneklerden biri budur. Ben bu konuyu düşündüğümde, birkaç yıl önce Antarktika'da geçirdiğim bir tatili düşünüyorum, kesinlikle geçirdiğim en güzel tatildi, ve diğer tatillerime kıyasla bu tatili daha fazla düşünüyorum. Sanırım son dört yıldır bu üç haftalık seyahate ait anılarımı 25 dakika gibi bir zaman içinde harcadım. Eğer 600 resmi sakladığım dosyayı açacak olursam bir saatimi daha harcayabilirim. Şimdi, üç haftalık bir tatil için en fazla bir buçuk saat. Bir tutarsızlık varmış gibi görünüyor. Ben biraz alışılmamış olabilirim, biliyorsunuz, hatıraları tüketme konusunda çok iştahlı değilim ama bunu benden çok yapsanız da ciddi bir soru var ortada. Anılara, deneyimlere verdiğimize kıyasla neden daha fazla değer veriyoruz?

Bu nedenle zihinsel bir deney yapmanızı istiyorum. Şunu hayal edin, bir sonraki tatilinizin sonunda o tatile ait bütün resimler yok olacak ve hatıralarınızı silen bir ilaç içecek ve hiçbirşey anımsamayacaksınız. Bu durumda, bu tatile hala gider miydiniz? ( Gülüşmeler) Ve eğer bu durumda bir başka tatile gitmeyi seçiyorsanız iki benliğiniz birbiri ile çelişiyor demektir, ve bu çelişkiyi nasıl ortadan kaldırabileceğinizi düşünün, Aslında bu o kadar da açıkça görülen bir durum değil, çünkü zamanı göz önüne alırsanız bir cevaba hatırları göz önüne alırsanız bir başka cevaba ulaşırsınız. Tatilde nereye gideceğimizi seçmek bizi iki benliğimizden birini seçmeye zorlayan bir durum.

Şimdi, bu iki benlik iki farklı mutluluk hissi doğrur. Aslında her bir benliğe uygulanabilecek farklı bir mutluluk kavramı vardır. Öyeleyse şunu sorabilirsiniz: Deneyimleyen benlik ne derece mutlu? Sonra da şunu sorabilirsiniz; Deneyimleyen benliğin yaşantısındaki anlar ne kadar mutlu? Ve hepsi, — mutluluk anları oldukça karmaşık süreçlerdir. Ölçülebilen duygular hangileri? Bu arada, artık deneyimleyen benliğin zaman içindeki mutluluğu hakkında oldukça net bir fikrimiz var. Ama anımsayan benliğin mutluluğu derseniz bu tamamen farklı bir şey. Bu, bir insanın ne kadar mutlu yaşadığı ile ilgili değil. Bir insanın yaşamını düşündüğünde ne kadar mutlu ne kadar tatmin olmuş olduğu ile ilgili. Çok farklı bir his. Bu iki his arasındaki farkı ayıramayan birisi mutlulukla ilgili araştırmasında başarısız olacaktır. Ben ise bir süredir mutluluk araştırmalarını bilerek karıştıran bir grup kendini iyi hissetme öğrenceisinden biriyim. Bunu özellikle yapıyorum.

Deneyimleyen benliğin mutluluğu ile anımsayan benliğin tatmini arasındaki fark son yıllarda tanındı ve artık bu ikisini ayrı ölçme konusunda önemli çabalar mevcut. Gallup Organizaysonu dünya çapında yarım milyon insandan fazla kişiye kendi yaşantıları ve deneyimleri hakkında ne düşündüklerini soran bir anket yaptı. Bu konuda öaba gösteren başka kurumlar da mevcut. Yani, son yıllarda iki ayrı benliğimizin mutluluğu hakkında yeni şeyler öğrenmeye başladık. Ama bence öğrendiğimiz en önemli şey bu ikisinin birbirlerinden farklı olduğu. Yaşadığı hayattan oldukça tatmin olmuş birini tanıyor olabilirsiniz ama bu size o kişinin yaşantısında ne kadar mutlu olduğunu göstermez, bu durum tersi için de geçerli. Size aralarındaki ilişki hakkında bir fikir vereyim, korelasyon katsayısı 0.5 civarındadır. Bu şu demek. Diyelim ki yeni biriyle tanıştınız ve size dediler ki "ah, onun babası 1.85 m boyunda." babasının kilosu hakkında ne kadar şey bilirsiniz? Elbette, boyu hakkında bir fikriniz vardır, ama kilosu hakkında bir fikriniz yoktur. İşte mutluluk ile ilgili olan bilinmezlik de bu kadar. Şimdi size birinin yaşantısını 10 üzerinden 8 olarak puanladığını söylesem bu kişinin deneyimleyen benliği açısından ne kadar mutlu olduğu konusunda bir fikriniz yoktur. Yani ikisi arasındaki bağlantı zayıftır.

Benliğin mutluluğunu kontrol eden etmenlerin bazılarını biliyoruz. Paranın oldukça önemli olduğunu biliyoruz, hedefler de çok önemli. Mutluluğun, çoğunlukla sevdiğimiz insanlarla vakit geçirmek ve bu insanlardan memnuniyet duymakla ilgiği olduğunu biliyoruz. Başka hazlar da var, ama bunlar baskın. Öyleyse, her iki benliğinizin de mutluluğunu en üst seviyeye çıkarmak için çok farklı şeyler yapıyor olmalısınız. Burada anlattıklarımın özeti şu mutluluğu, kendini iyi hissetme ile karıştırmamamız gerekir. İkisi tamamen birbirinden farklı kavram.

Şimdi, çok hızlıca mutluluk hakkında düzgün düşünmememizin bir nedeni de yaşam hakkında düşünürken ve onu yaşarken aynı şeylere dikkat etmememizdir. Yani, eğer basitçe, Kaliforniya'daki insanlar ne kadar mutlu diye soracak olursanız doğru cevabı alamazsınız. Bu soruyu sorarken, diyelim ki Ohio'da yaşıyorsanız, Kaliforniya'da yaşayan insanların daha mutlu olduğunu düşünüyorsunuz. (Gülüşmeler) Aslında olan şu Kaliforniya'daki yaşamı düşündüğünüzde aslında Kaliforniya ile diğer yerler arasındaki zıtlıkları düşünüyorsunuz, mesela bu zıtlık iklim olabilir. İlginçtir ki, iklim deneyimleyen benlik için çok önemlidir hatta insanların ne kadar mutlu olduğuna karar veren yansıyan benlik için de öyle. Şimdi, bu konuda yansıyan benlik iş başında olduğundan bazıları, ya da siz sonunda Kaliforniya'ya taşınabilirsiniz bile. Ve daha mutlu olma umudu ile Kaliforniya'ya taşınan bu insanları izleyip ne olacağını görmek çok ilginç olabilir. Deneyimleyen benlikleri daha mutlu olmayacaktır. Bunu biliyoruz. Ama şu olacaktır, daha mutlu olduklarını düşünecekler, çünkü bu konuyu düşündüklerinde Ohio'daki havanın ne kadar berbat olduğunu anımsayacaklar. Ve doğru bir karar aldıklarını düşünecekler.

Kendini iyi hissetme konusunda düzgün düşünmek oldukça zor, umarım size de ne kadar zor olduğu konusunda bir fikir verebilmişimdir.

Teşekkürler.

(Alkışlar)

Chris Anderson: Teşekkürler. Size bir sorum var. Çok teşekkür ederim. Birkaç gün önce telefonda görüşürken bana Gallup anketinde çok ilginç bir sonuç ortaya çıktığını söylediniz. Bu konuyu kalan birkaç dakikanızda bizimle paylaşmanız mümkün mü?

Daniel Kahneman: Elbette. Bence, Gallup anketinin en ilginç sonucu hiç öngörmediğimiz bir sayı idi. Bu rakamı deneyimleyen benliğin mutluluğu ile ilintili olarak bulduk. Gelir düzeyi ile duyguların değişimine baktık. Görünen o ki, Amerikalılar 60.000 dolarlık yıllık gelirin altında kazanınca ki bu çok büyük bir örnek Amerikalı kümesi, 600.000 kişi, ama iyi bir örnek küme, yıllık geliri 600.000 doların altında olan kişiler

CA: 60.000 dolar.

DK: 60.000 dolar. (Gülüşmeler) Yılda 60.000 dolar, ve insanlar mutsuz oluyorlar, hatta fakirleştikçe mutsuzlukları daha da büyüyor. Ama bunun üstünde, tamamen dümdüz bir çizgi görüyoruz. Dümdüz, bu kadar düz bir çizgiye sık rastlanmaz. Açıkçası olan şu, para size mutluluk satın alamaz ama para yokluğu kesinlikle mutsuzluk sağlayabilir, ve bu mutsuzluğu çok ama çok kesin bir şekilde ölçmek mümkün. Diğer benliklere gelince, anımsayan benlik için başka bir durum söz konusu. Ne kadar çok paranız varsa o kadar tatmin olursunuz. Duygular için bu geçerli değil.

CA: Ama Danny, Amerikan Rüyası tamamen yaşam, özgürlük ve mutluluk arayışı ile ilgili. Eğer insanlar bu verileri ciddiye alırlarsa yani, bunlar inandığımız her şeyi tersine çeviriyor, mesela vergi politikası ve diğer benzer şeyleri. Politikacıların veya genel olarak ülkenin bu verileri ciddiye alarak kamu politikalarını bunlara dayalı hale getirme şansı var mı?

DK: Biliyorsun ki ben kamu politikalarının mutluluk araştırmalarının rolünü benimsediklerini sanıyorum. Şüphe yok ki bu benimseme süreci Birleşik Devletler'de yavaş olacaktır, Ama İngiltere'de ve diğer ülkelerde şu anda oluyor. İnsanlar kamu politikalarını düşünürken mutluluk kavramını da düşünmeleri gerektiğinin farkındalar. Elbette zaman alacak, insanlar mutluluk deneyimini mi yoksa yaşam değerlendirme sürecini mi araştıracakları konusunda tartışacaklar öyleyse bu tartışmaya bir an önce başlamalıyız, Mutluluğu nasıl artıracağınızın nasıl düşündüğünüze göre farklı yolları mevcut, anımsayan benlik'e göre mi, yoksa deneyimleyen benlik'e göre mi bunu yapacaksınız? Bu inanıyorum ki önümüzdeki yıllarda politikaları etkileyecek. Birleşik Devletler'e nüfusun mutluluk deneyimini ölçmek için girişimlerde bulunuluyor. Sanırım önümüzdeki on veya yirmi yıl içinde bu veriler ulusal istatistiklerin birer parçası halini alacak.

CA: Sanırım, bana öyle geliyor ki bu konu önümüzdeki yıllardaki en önemli politika tartışmalarından biri halini alacak, ya da almalı. Davranışsal Ekonomi'yi icat ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Teşekkürler Danny Kahneman.