Steven Pinker
4,373,517 views • 18:32

İnsanların pek çoğu sabah haberlerini kaygı ve endişeyle takip ediyor. Her gün, silahlı saldırılar, eşitsizlik, hava kirliliği, diktatörlük, savaş ve nükleer silahların yayıldığını okuyoruz. Bunlar, 2016 yılının ''Gelmiş geçmiş en kötü yıl'' olarak anılmasının bazı nedenleri. Tabii 2017 bu rekoru kırana kadar —

(Kahkahalar)

ve çoğu insan daha önceki yılları özlemeye başladı, dünyanın daha güvenli, temiz ve eşitlikçi olduğu zamanları.

Peki 21. yüzyılda insan doğasını anlamak için bu mantıklı bir gidişat mı? Franklin Pierce Adams'ın söylediği gibi, ''Eski güzel günlerden sorumlu en büyük şey kötü bir hafızadır.''

(Kahkahalar)

Günümüzün kanayan yaralarını geçmişin gül desenli fotoğraflarıyla karşılaştırırsanız her zaman düşüş olduğuna dair kendinizi kandırırsınız. Zamanla değişen refah düzeyini hiç değişmeyen bir standartla ölçersek dünyayın gidişatı neye benzer?

Günümüzün en yeni verilerini 30 yıl öncekilerle karşılaştıralım. Geçen yıl Amerikalılar, yüz binde 5,3 oranında birbirlerini katlettiler. vatandaşların %7'si yoksulluk mağduruydu, 21 milyon ton parçacıklı madde ve 4 milyon ton sülfür dioksit salındı. 30 yıl önce ise cinayet oranı yüz binde 8,5'ti, yoksulluk oranı %12, parçacıklı madde salınımı ise 35 milyon ton ve sülfür dioksit salınımı 20 milyon ton.

Bir de dünyayı genel olarak ele alalım. Geçen yıl dünyada 12 süregelen savaş, 60 otokrasi, aşırı yoksulluk mağduru dünya nüfusunun %10'u ve 10 binden fazla nükleer silah vardı. 30 yıl önce ise 23 savaş vardı, 85 otokrasi, aşırı yoksulluk mağduru dünya nüfusunun %37'si ve 60 binden fazla nükleer silah. Geçen yılın Batı Avrupa'da terör açısından korkunç bir yıl olduğu doğru, bilanço 238 can kaybı, fakat 1988'de 440 can kaybı yaşandı.

Neler oluyor? 1988 özellikle kötü bir yıl mıydı? Yoksa bu düzelmeler dünyanın tüm mücadelelere rağmen daha iyiye gittiğine bir işaret mi? Peki bunu herkesin bildiği eski usul ilerleme kavramıyla açıklayabilir miyiz? Bunu yapmak için bir dizi saçmalığa başvurmamız lazım. çünkü entelektüellerin ilerlemeden nefret ettiğini öğrendim.

(Kahkahalar)

(Alkışlar)

Kendine ilerlemeci diyen entelektüeller de aslında ilerlemeden nefret ediyorlar.

(Kahkahalar)

İlerlemenin sonuçlarından nefret etmiyorlar ama. Akademisyen ve bilirkişilerin çoğu ameliyatlarını anestezi ile birlikte geçirmeyi tercih eder. Sürekli tartışma yaratan bu grubun asıl derdi ilerleme fikrinin kendisi. İnsanların kendi türlerini geliştirebildiklerine inanıyorsanız bana söylenen şu ki kör bir inancınız var, sözde dindar modası geçmiş bir batıl inanç ve kaçınılmaz ilerlemeye doğru yürüyüş efsanesine dair sahte vaatler içindesiniz. ''Her şeyi yaparım'' Amerikan ideolojisinin tezahüratını yapıyorsunuz, Silikon Vadisi ve Ticaret Odası toplantı salonları havasında sesi çok çıkan aşırı hevesler içindesiniz. Whig tarihini devam ettiriyorsunuz, saf bir iyimser, bir Pollyanna, hatta bir Pangloss'sunuz, Voltaire'in karakteri gibi ağzınızdan tek çıkan şey ''her şey mümkün tüm dünyaların en iyisinde en iyisi için.''

Aslına bakarsanız Profesör Pangloss kötümserdi. Gerçek bir optimist bugün sahip olduğumuz dünyadan çok daha iyisi olabileceğine inanır. Tabii bunlar konuyla ilgili değil, çünkü ilerlemenin gerçekleşip gerçekleşmediği sorusu inançla alakalı değil, iyimser bir tutum takınıp bardağın dolu yarısını görmek de değil. Bu, denenebilir bir hipotez. Tüm farklılıklarına rağmen, insanlar genellikle refahın ne içerdiği konusunda anlaşıyorlar: yaşam, sağlık, yiyecek, bolluk, barış, özgürlük, güvenlik, bilgi, boş zaman ve mutluluk. Bunların hepsi ölçülebilir. Zaman içinde daha iyi oldularsa bunun ilerleme olduğunu kabul ediyorum.

Verilere bakalım, hepsinin en önemlisi olan yaşam ile başlıyoruz. İnsanlık tarihinin çoğu boyunca, yaşam süresi 30 civarında oldu. İnsan ömrü bugün tüm dünyada 70'in üzerinde ve dünyanın gelişmiş yerlerinde 80'in üzerinde. 250 yıl önce dünyanın en zengin ülkelerinde risk, yüz kat azaltılmadan önce çocukların üçte biri 50. doğum günlerini göremiyordu. Bugünün oranıysa dünyanın en yoksul ülkelerinde çocukların %6'sından daha azı. Kıtlık, Mahşerin Dört Atlısı'ndan biri. Dünyanın herhangi bir yerini altüst edebilir. Bugün kıtlık, dünyanın en uzak ve savaş yoksunu ülkelerine sürüklenmiş. 200 yıl önce, dünya nüfusunun %90'ı aşırı yoksullukla geçiniyordu. Bugün ise %10'dan daha azı bu durumda. İnsanlık tarihi boyunca, güçlü devlet ve imparatoruklar her zaman birbirleriyle savaş hâlindeydiler ve barış, savaşlar arasında bir teneffüsten ibaretti. Bugün birbirleriyle savaş hâlinde değiller. Son büyük güç savaşı 65 yıl önce ABD ve Çin'i karşı karşıya getirdi. Her tür savaşın sayısı azalmakla birlikte, daha az ölümcül hâle geldiler. Yıllık savaş oranı yılda yüz binde 22 iken 50'li yılların başından günümüze bu oran 1,2. Demokrasi, Venezüela, Rusya ve Türkiye'de bariz yaralar aldı ve Doğu Avrupa ile ABD'de otoriterlik tehdidiyle karşı karşı kalındı. Ancak dünya son 10 yılda olduğu kadar daha önce hiç demokratik olmamıştı, şu an dünya insanlarının üçte ikisi demokrasi çatısı altında yaşıyor. Anarşi ve kan davaları hukukun yerini her aldığında cinayet oranları sıçrama yapıyor. Feodal Avrupa merkezi krallıkların kontrolü altına girdiğinde de bu yaşandı, bu yüzden bugün Batı Avrupa'da cinayete kurban gitme riski orta çağ atalarına göre 35'te 1. Yeni İngiltere kolonisinde de bu yaşandı, Amerikan Vahşi Batı ve Meksika'da şerifler kasabaya yerleştiği zaman.

Gerçekten de her yönden daha güvenli bir hâle geldik. Son yüzyılda araba kazasında can kaybı riski %96 daha azken, kaldırımda araba çarpması riski %88 daha az, uçak kazası can kaybı riski %99 daha az, iş kazası can kaybı riski %95 daha az, kuraklık, sel, yangın, fırtına, volkan, heyelan, deprem ve meteor çarpması gibi doğal felaket sebebiyle can kaybı riski de %89 daha az, bunun sebebi Tanrı'nın bize daha az kızgın olması değil, altyapımızdaki dirençten doğan düzelmeler. Peki ya Tanrı örneğinin ta kendisinden bahsedersek? Zeus'un bizzat fırlattığı silahtan mesela? Evet, bir yıldırım çarpması sonucu can kaybı riski de %97 daha az.

17. yüzyıldan önce Avrupalıların yalnızca %15'i okuma yazma biliyordu. Avrupa ve ABD evrensel okuma yazmaya 20. yüzyılın ortasında ulaşabildi, dünyanın geri kalanıysa yetişmek üzere. Bugün 25 yaş altı dünya nüfusunun %90'ından daha fazlası okuma yazma biliyor. 19. yüzyılda Batılılar haftada 60 saatten fazla çalışıyordu. Bugün 40 saatten daha az çalışıyorlar. Musluk suyu ve elektriğin gelişmiş dünyada evrensel bir hâl almasıyla ve ayrıca bulaşık ve çamaşır makinesi, elektrikli süpürge, buzdolapları, fırınlar ve mikrodalgaların geniş çapta yayılmasıyla hayatımızın ev işine adadığımız kısmı haftada 60 saatten haftada 15 saate düştü.

Sağlık, zenginlik, güvenlik, bilgi ve boş zaman üzerindeki tüm bu kazanımlar bizi daha mı çok mutlu ediyor? Bunun cevabı evet. Dünya ülkelerinin %86'sında mutluluk oranı son yıllarda arttı.

Umarım sizi şuna ikna etmişimdir; iyimserlik bir inanç veya iyimserlik meselesi değil, bir insanlık tarihi gerçeği, insanlık tarihinin en büyük gerçeği. Peki bu gerçek haberlere nasıl yansıyor?

(Kahkahalar)

Haberlerdeki pozitif ve negatif duygu sözcüklerinin bir tablosu insanların daha sağlıklı, daha zengin, daha bilgili, daha güvenli ve daha mutlu olduğu son yıllarda ''New York Times''ın çok daha can sıkıcı bir hâl aldığını gösterdi tüm dünyadaki tüm yayınlar durmadan daha kasvetli oldular.

İnsanlar niçin ilerlemenin kıymetini bilmiyor? Cevabın bir kısmı bilişsel psikolojide gizli. Biz riski ''mevcut bulunabilirlik'' denilen bir zihinsel kısayolla ölçüyoruz. Bir şeyi hatırlamak ne kadar kolaysa onun olabilirliğini daha mümkün görüyoruz. Cevabın diğer bir kısmı da gazeteciliğin doğasından geliyor, ''The Onion''ın bu hicivsel manşeti durumu özetliyor; ''CNN Sabah Toplantıda İnsanların Gün Boyunca Hangi Konuda Paniklemesi Gerektiğine Karar Veriyor.''

(Kahkahalar)

(Alkışlar)

Haberler olan olayları aktarmak için, olmayan olayları değil. Şöyle bir sunum yapan gazeteci olmaz; ''Bugün 40 yıldır barış içinde yaşamış bir ülkeden canlı aktarıyorum,'' ya da terör saldırısı olmamış bir şehirden. Ayrıca, kötü şeyler çok hızlı olabilir ama iyi şeyler bir günde olmaz. Gazeteler son 25 yıl boyunca her gün ''137.000 insan dün aşırı yoksulluktan kurtuldu'' gibi bir manşet atabilirlerdi. Bu da 1,25 milyar insanın yoksulluktan kurtulduğu anlamına gelir ama bunu hiçbir yerde okuyamazsınız. Haberler ayrıca neyin yanlış gidebileceğine dair öldüren merakımızı cezbeder, ''Kötü haber daha çok tutulur'' mantığıyla yayın yaparlar. Bilişsel önyargılarımızla haberlerin doğasını birleştirirseniz dünyanın neden bu kadar uzun zamandır sona ermekte olduğunu anlarsınız.

Sizin de aklınızdan geçtiğine emin olduğum ilerlemeye dair bazı sorular ele alayım. Rehavete kapılmış olmaktansa kötümser olmak daha iyi değil mi, işin kötü yanlarını, gerçeği dışa vurmak? Tam olarak değil. Doğru olmak önemli. Elbette gerektiği yerde sorunlar ve tehlikeye karşı tetikte olmalıyız ama bunun nasıl azalacağı konusunda da hazırlıklı olmalıyız çünkü kötümserlikte ayrım gözetmeyen tehlikeler var. Bunlardan biri kadercilik. Dünyayı iyileştirmek için tüm çabalarımız boşa çıktıysa daha fazla harcama yapmanın anlamı ne? Yoksullar hep sizinle olacak. Dünyanın sonu da yakında geleceği için — İklim değişikliği hepimizi öldürmezse kontrolden çıkan yapay zekâ öldürecek — burada doğal tepki hayatın tadını çıkarabilmektir, yemek, içmek, mutlu olmak, çünkü yarın olmayacağız.

Düşüncesiz kötümserliğin diğer bir tehlikesi radikallik. Kurumlarımız yıkılıyorsa ve yeniden düzenleme umudu yoksa burada doğal tepki mekanizmayı yok etmek, sorunlu kısmı kaldırıp imparatorluğu tarihe gömmektir, buna göre, küllerden doğan ne olursa olsun, şu an sahip olduğumuzdan çok daha iyi olacaktır.

Şayet ilerleme diye bir şey varsa buna sebep olan ne? İlerleme bizi yükselten gizemli bir güç veya bir tartışma platformu değil. Adalete doğru yönelen tarihi bir kavis de değil. İlerleme, bik fikrin yön verdiği insan çabalarının sonucu, 18. yüzyıl Aydınlanma Çağı ile kendimizi ilişkilendirdiğimiz bir fikir, insan refahını geliştirmek adına mantık ve bilimi kullanırsak adım adım başarılı olabiliriz. İlerleme kaçınılmaz mı? Tabii ki hayır. Hatta ilerleme, her şeyin herkes için aynı zamanda daha iyiye gideceği anlamına bile gelmiyor. Bu bir mucize olurdu ama ilerleme bir mucize değil, bir sorun çözme. Sorunlar kaçınılmaz ve çözümler de sırası geldiğinde çözümlenecek yeni sorunlar doğurur. Bugün dünyanın karşı karşıya olduğu çözülmeyen sorunlar devasa, iklim değişikliği ve nükleer savaş riskleri buna dâhil ama bunları çözümlenecek sorunlar olarak görmeliyiz, bizi bekleyen kıyamet olarak değil, ayrıca sürekli çözüm peşinde olmalıyız, iklim değişikliği için derin dekarbonizasyon ve dünyada sıfır nükleer savaş gibi.

Son olarak, Aydınlanma insan doğasına aykırı mı? Bu bana göre çok vahim bir soru, çünkü ben insan doğası varlığının öncül bir savunucusuyum, bu doğada ne kadar noksanlık ve terslik olursa olsun. ''The Blank Slate'' kitabımda insan beklentisinin ütopik değil, trajik olduğunu insan olarak değerli olmadığımızı ve ''Back to the Garden''ın gerçek olmayacağını anlattım.

(Kahkahalar)

''The Blank Slate''in yayınlanmasını takip eden 15 yılda benim dünya görüşüm de aydınlandı. İnsanoğlunun ilerlemesi istatistikleriyle olan aşinalığım şiddet konusuyla başlamıştı, şimdi refahımızın her yönünü içine alıyor, bu da şu inancımı güçlendirdi; sıkıntı ve dertlerimizi anlamada asıl soru insan doğası, fakat Aydınlanma normları ve kurumlarıyla beslenen insan doğası aynı zamanda bunun çözümü.

Kabul ediyorum, kendi verilerimin sunduğu farkındalığı bu kadar insana uyarlamak kolay değil. Bazı entelektüeller ''Enlightenment Now'' kitabıma öfkeyle karşılık verdiler, öncelikle entelektüellerin ilerlemeden nefret ettiklerini iddia etmeme ve ikinci olarak ilerleme kaydedildiğini iddia etmeme.

(Kahkahalar)

Diğerleri için ilerleme fikri onları ürpertiyor. Milyarlarca can kurtarmak, hastalıkları yok etmek, aç insanları doyurmak, çocuklara okumayı öğretmek? Sıkıcı.

Bununla birlikte okuyucularımdan aldığım en yaygın tepki minnettarlıktı, dünya görüşlerini uyuşmuş ve çaresiz bir kaderciden çok daha yapıcı bir şeye değiştirdiğim için minnettarlık duyuyorlar, adeta kahramanlık.

Aydınlanma ideallerinin heyecanlı bir anlatı olduğuna inanıyorum, benden daha büyük sanatsal tutkuya ve daha çok söz yetkisine sahip kişilerin bunu daha iyi anlatıp yaymasını umuyorum. Böyle bir şey oluyor.

Acımasız bir evrende dünyaya geliyoruz, hayatı zorlaştıran zor adımlarla karşılaşıyoruz ve sürekli düşme tehlikesi altındayız. Çok sert, rekabetçi bir süreç bizi şekillendirdi. Kırık bir tahtadan yontulduk, illüzyonlara, bencilliğe savunmasız ve bazen inanılmaz aptallığa zayıf kaldık.

Yine de insan doğası kefaret için açık kapı bırakan kaynaklarla dolup taşıyor. Tekrar tekrar fikirleri birleştirme gücüne sahibiz, düşünceler hakkında düşünme gücüne. Dile karşı bir içgüdümüz var, ustalık ve tecrübelerimizin meyvelerini paylaşmamıza imkan tanıyor. Şefkat, acıma, hayal etme, anlayış, teselli gibi duygulara karşı büyük bir kapasitemiz var. Bunlar güçlerini daha da büyütmenin her zaman bir yolunu buldular. Dilin kapsamı, gerek yazılı, gerek basılı gerekse elektronik ortamda güçlendirildi. Şefkat duygumuz tarih, gazetecilik ve anlatı sanatlarına kadar yayıldı. Küçük rasyonel fakültelerimiz mantık normları ve kurumlarıyla entelektüel merak, tartışma özgürlüğü, otorite ve dogmaya şüpheyle yaklaşma ve fikirleri onaylamada kanıt ihtiyacıyla çoğalarak gerçeklikle karşılaştı.

Tekrar eden bu iyileşme döngüsü ivme kazanırken bizi yıkmaya çalışan güçlere karşı ve kendi doğamızın karanlık yanlarına karşı zafer kazanıyoruz. Evrende hayata ve akla dair tüm gizemleri birleştiriyoruz. Daha uzun yaşıyoruz, daha az acı çekiyor, daha çok öğreniyoruz, daha zekiyiz küçük zevklerin ve zengin tecrübelerin kıymetini daha çok biliyoruz. Cinayet, taciz edilme, kölelik, istismar ve bastırılma oranları daha az. Kötü olayların yaşandığı yerler olsa da barış ve refah tüm bölgelerde artıyor ve bir gün tüm dünyaya yayılabilir. Hâlâ çok fazla sorun ve büyük tehlike var ama bunları azaltma yolları konuşuluyor ve çok daha fazla insan bunları ifade edecek.

Asla kusursuz bir dünyaya sahip olmayacağız ve böyle bir arayışta olmak tehlikeli olur. Ancak insanın güçlenmesi için bilgiyi kullanmaya devam edersek başaracağımız ''daha iyi''lerin bir sınırı yok. Bu kahramanlık öyküsü başka bir efsane değil. Efsaneler kurgudur, bu ise gerçek, bildiğimiz kadarıyla gerçek, sahip olabileceğimiz tek gerçek de bu. Daha çok öğrendikçe bu öykünün hâlâ doğru olan kısımlarını ve yanlış olanları gösterebiliriz, çünkü bunların ikisi de olabilir.

Ve bu öykü bir kavime ait değil, tüm insanoğluna ait, mantık gücü ve duyguları olan ve varlığını sürdürmeye meyilli her canlıya, çünkü inanması gereken tek şey hayatın ölümden daha iyi olduğu, sağlığın hastalıktan daha iyi, bolluğun yokluktan daha iyi, özgürlüğün baskıdan daha iyi, mutluluğun acı çekmekten daha iyi ve bilginin cehalet ve batıl inançtan daha iyi olduğu.

Teşekkür ederim.

(Alkışlar)