Malcolm Gladwell
7,835,762 views • 15:40

Yeni kitabımı yazarken gerçekten kafama takılan bir hikayeyi anlatmak istiyorum, bu hikaye 3.000 yıl önce İsrail Krallığı'nın başlangıcında gerçekleşen bir olay hakkında. Günümüzde İsrail olan Shephelah adlı bir yörede geçiyor. Bu hikayenin kafama takılmasının sebebi şuydu, anladığımı düşünmüştüm ve hakkında tekrar düşündüm ve hiç anlamadığımın farkına vardım.

Eski Filistin'in, Doğu sınırı boyunca, bir dağ sırası var. Aynı şey günümüz İsrail'i için hala doğru, Bu dağ sırasının üzerinde o bölgenin bütün eski şehirleri bulunuyor yani Kudüs, Beytüllahim, Hebron. Ve bir de Akdeniz boyunca günümüzde Tel Aviv'in olduğu bir kıyı düzlüğü var. Ve dağ sırasını kıyı düzlüğüyle bağlayan Shephelah adlı bir alan var, doğudan batıya doğru uzanan vadi ve tepeler serisini oluşturuyor ve Shephelah'ı izleyebilir, Shephelah'tan geçerek kıyı düzlüğünden dağlara varabilirsiniz. Ve Shephelah, eğer İsrail'e gittiyseniz, bildiğiniz gibi İsrail'in neredeyse en güzel bölgesidir. Meşe ağaçları, buğday tarlaları ve üzüm bağlarıyla muhteşem bir yer.

Ama daha da önemlisi, o bölgenin tarihinde, gerçek bir stratejik işlevi vardı, kıyı düzlüklerindeki düşman orduları yollarını bulur, dağlara çıkar ve dağlarda yaşayanları tehdit ederlerdi. Ve 3.000 yıl öncesinde, tam olarak gerçekleşen şey bu. İsrail Krallığı'nın en büyük düşmanı olan Filistinliler, kıyı düzlüklerinde yaşıyorlar. Aslen Giritliler. Gemicilik yapan insanlar. Ve Shephelah'ın vadilerinden birini takip ederek, dağa doğru gitmeye başlayabilirler, çünkü yapmak istedikleri, Bethlehem'in tam yanındaki dağlık araziyi işgal etmek ve İsrail Krallığı'nı ikiye bölmek. Ve Kral Saul yönetimindeki İsrail Krallığı belli ki bunun farkına varıyor ve Saul ordusunu dağlardan indiriyor ve Shephelah'ın en güzel vadelerinden biri olan Ela Vadisi'nde Filistinlilerle yüz yüze geliyor. İsrailliler kuzey tepesi boyunca kazıyorlar ve Filistinliler doğu tepesi boyunca kazıyorlar, iki ordu haftalar süresince sadece orada oturuyor ve birbirlerine bakıyorlar, çünkü ikisi de çıkmaza girmiş durumdalar. Hiçbiri diğerine saldıramıyor, çünkü diğer tarafa saldırmak için dağdan vadiye doğru inmek ve sonra diğer tarafa çıkmak zorundasınız ve bu şekilde tamamen açıkta kalırsınız.

Sonunda, çıkmazı bitirmek için, Filistinliler en güçlü savaşçısını vadi tabanına gönderiyor ve o da bağırarak İsraillilere şöyle diyor, "En güçlü savaşçınızı aşağı yollayın ve biz bunu çözeceğiz, sadece ikimiz."

Bu eski savaşlarda düello adı verilen bir gelenekti. Büyük bir savaştan doğabilecek katliamı önleyerek, tartışmaları çözme şekliydi. Ve Filistinlilerin aşağı yolladığı muazzam savaşçıları bir dev. Boyu 2.10. Baştan aşağı parlak bronz zırhla bürünmüş ve bir kılıcı, ciriti ve mızrağı var. Kesinlikle dehşet verici. Ve o kadar korkunç ki, hiçbir İsrail askeri onunla savaşmak istemiyor. Bu bir ölüm arzusu, değil mi? Onu yenebileceklerini düşünme şansları yok.

Ve en sonunda öne çıkacak tek insan genç bir çoban ve Saul'un yanına gider ve şöyle der, "Ben onunla savaşırım."

Saul ona, "Onunla savaşamazsın. Bu saçmalık. Sen bir çocuksun. Bu güçlü bir savaşçı." der.

Ama çoban ısrarcıdır. O, "Hayır, hayır, hayır, anlamıyorsunuz, yıllardır sürümü aslanlardan ve kurtlardan koruyorum. Bence yapabilirim," der.

Ve Saul'un başka seçeneği yoktur. Öne çıkan başka kimse yok. O nedenle, "Peki," der. Ve sonra çocuğa döner ve şöyle der, "Ama bu zırhı giymek zorundasın. Bu halinle gidemezsiniz."

Çobana zırhını vermeye çalışır ve çoban da "Hayır," der. "Bunu giyemem." İncil ayeti şöyle der, "Bunu giyemem çünkü denemedim," anlamı, "Bu zırhı daha önce hiç giymedim. Deli olmalısın."

Onun yerine yere doğru eğilir ve beş tane taş alır ve çoban çantasına koyar devamında devle karşılaşmak için dağdan aşağı inmeye başlar. Sonra dev, bir figürün yaklaştığını görür ve şöyle der, "Bana gel ki derini cennetin kuşlarına ve toprağın canavarlarına yem edebileyim." Onunla savaşmaya gelen bu insana doğru alaycı yorumlar yapar. Ve çoban daha da yaklaşır ve dev onun bir asa taşıdığını görür. Taşıdığı tek şey odur. Bir silah yerine, sadece bu çobanın asası ve der ki — kendini aşağılanmış hisseder — "Ben bir köpek miyim ki bana çubuklarla geliyorsun?"

Ve genç çoban cebindeki taşlardan birini alır sapanına koyar ve onu sarar ve taşı atar ve taş devin gözlerinin tam arasına çarpar — tam buraya, en yaralanabilir yerine — veya ölü olarak ya da bilinçsiz şekilde yere düşer ve çoban ona doğru koşar ve kılıcını alır ve kafasını keser ve Filistinliler bunu görür ve dönüp, kaçarlar.

Ve tabi ki, devin ismi Goliath ve çobanın ismi David'dir ve kitabı yazarken bu hikayenin aklıma takılmasının sebebi bu hikaye ile alakalı bildiğimi düşündüğüm herşey yanlış çıktı.

David, bu hikayede, mazlum kişi olması gerekiyor, değil mi? Aslında, bu ifade, David ve Goliath, zayıf birinin çok daha güçlü birine karşı kazandığı beklenmedik zaferler için bir metafor olarak dilimize girmiştir. Şimdi David'e neden mazlum diyoruz? Ona mazlum diyoruz çünkü o daha bir çocuk, küçük bir çocuk ve Goliath büyük, güçlü bir dev. Mazlum dememizin başka bir sebebi de Goliath deneyimli bir savaşçı ve David sadece bir çoban. Ama daha da önemlisi, ona mazlum diyoruz çünkü sahip olduğu tek şey — Goliath'ın modern silahları var, parlayan bir zırhı, bir kılıcı, bir ciriti ve bir mızrağı var ve David'in sadece bir sapanı var.

Şimdi şu tabirle başlayalım "David'in sadece bir sapanı var," çünkü yaptığımız ilk hata bu. Antik savaşlarda, üç tür savaşçı vardır. Süvari, atlılar ve savaş arabalılar. Kılıç, kalkan ve bir tür zırha sahip silahlı piyadelerden oluşan ağır piyadeler var. Ve ağır silahlılar var ve ağır silahlılar okçular, ama daha da önemlisi, atıcılardan oluşur. Ve atıcının deri bir kesesi vardır, ona bağlı iki uzun ip vardır ve kesenin içine atmak için mermi tarzı ya bir taş ya da kurşun bir top koyarlar ve etrafına şöyle sararlar ve iplerden birini bırakırlar, gerçekleştirilmek istenen şey, mermiyi hedefe doğru atmaktır. David sahip olduğu şey bu ve anlamamız gereken nokta bu sıradan bir sapan değil. Bu değil, değil mi? Çocuk oyuncağı değil. Aslında inanılmaz derecede tahrip edici bir silah. David taşı şöyle sardığı zaman, sapanı muhtemelen saniyede altı ya da yedi devirde sarıyor ve bu da demek ki taş atıldığında, çok hızlı bir şekilde ileri gider, muhtemelen saniyede 35 metre. En iyi beysbol atıcıları tarafından atılan bir beysboldan oldukça hızlı. Ondan da fazlası, Ela Vadisi'ndeki taşlar normal taşlar değil. Normal taşlardan iki kat daha yoğun taşlar olan baryum sülfattı. Balistik hesaplamalarını yaparsanız, David'in sapanından atılan taşın durdurma gücü yaklaşık olarak .45 kalibre bir el tabancısının durdurma gücüne eşittir. Bu inanılmaz derecede tahrip edici bir silah. İsabetlilik, tarihi kayıtlardan bildiğimiz gibi sapancılar — deneyimli sapancılar hedefi 200 metrelik bir uzaklıktan vurabilir, yaralayabilir hatta öldürebilir. Ortaçağ kayıtlarından bildiğimiz gibi sapancılar uçan kuşları vurabilme yeteneğine sahipti. İnanılmaz derecede kesindiler. David yerine geçtiğinde — ve Goliath'tan 200 metre uzakta değil, Goliath'a oldukça yakın — yerini aldığında ve o şeyi Goliath'a fırlattığında, Goliath'ı, gözlerinin arasındaki en yaralanabilir noktasından vurma niyeti ve beklentisi var. Eğer antik savaş tarihine bakarsanız, sapancıların her türlü savaşta piyadelere karşı belirliyici faktör olduğunu defalarca göreceksiniz.

Peki Goliath nedir? O ağır piyade ve İsraillileri düelloya çağırdığında beklentisi başka bir ağır piyade ile savaşacağı yönünde. "Bana gel ki senin derini cennetin kuşlarına ve toprağın canavarlarına yem edebileyim," dediğinde, anahtar nokta, "Bana gel." Bana doğru gel, çünkü böyle göğüs göğüse çarpışacağız. Saul'un beklentisi aynı. David, "Goliath ile savaşmak istiyorum," der ve Saul ona zırhını vermeye çalışır, çünkü Saul şöyle düşünür, "'Goliath ile savaşmak' derken, 'göğüs göğüse çarpışma', piyadeden piyadeye demek istiyorsun."

Ama David'in kesinlikle hiçbir beklentisi yok. Onunla o şekilde savaşmayacak. Neden savaşsın? O bir çoban. Tüm kariyerini sürüsünü aslan ve kurtlardan korumak için bir sapan kullanarak geçirdi. Gücü burada yatıyor. Tahrip edici silah kullanımı konusunda deneyimli bu çoban, yüzlerce kilo zırh ve sadece yakın menzilli mücadelede yararlı olan inanılmaz derecede ağır silahlar altında ezilen hantal deve karşı. Goliath kolay bir hedef. Hiçbir şansı yok. Peki neden David'e sürekli mazlum diyoruz ve neden zaferini beklenmedik olarak sıfatlandırıyoruz?

Bunun önemli olan ikinci bir parçası var. Sadece David'i ve silah seçimini yanlış anlamakla kalmıyoruz. Goliath'ı da derinden yanlış anlıyoruz. Goliath göründüğü gibi değil. İncil'de buna dair türlü türlü ipucları var, geriye dönüp bakıldığında oldukça şaşırtıcı ve güçlü savaşçı imajı ile uyuşmuyor. Bir yerden başlamak gerekirse, İncil'e göre Goliath bir kişi yardımıyla vadi tabanına iniyor. Garip bir durum, değil mi? İsraillileri göğüs göğüse çarpışmaya davet eden güçlü bir savaşçıdan bahsediyoruz. Neden çarpışma noktasına muhtemelen genç bir çocuk tarafından elinden tutarak götürülüyor? İkincisi, İncil'deki hikaye Goliath'ın ne kadar yavaş hareket ettiğine dair özel not düşüyor, o zamanda dünyada görülmüş en güçlü savaşçıyı anlatırken söylenecek garip başka birşey. Ve sonra Goliath'ın David'ın görüntüsüne tepki vermesinin ne kadar uzun sürdüğü olayı. David dağdan iniyor ve açık bir şekilde göğüs göğüse çarpışmaya hazırlanmıyor. "Seninle böyle savaşacağım" diyen hiçbir hali yok. Bir kılıç bile taşımıyor. Neden Goliath buna tepki vermiyor? Sanki o günde yaşananlardan habersiz bir şekilde davranıyor. Ve sonra David'e yaptığı o garip yorum var: "Ben bir köpek miyim ki bana sopalarla geliyorsun?" Sopalar mı? David'in sadece bir sopası var.

Görünüşe bakılırsa uzun yıllardır tıp dünyasında Goliath'ın esas olarak bir hastalığı olup olmadığına dair çok sayıda spekülasyon dolaşmakta, tüm bu bariz anormallikleri açıklamak bir girişim ortaya konulmakta. Birçok makale yazıldı. İlki 1960 yılında Indiana Medical Journal'da yayınlandı ve Goliath'ın boyunda dair bir açıklama ile başlayan bir spekülasyon zinciri başlattı. Goliath o dönemdeki akranlarından çok daha uzundu ve genellikle biri normalden o kadar uzak olduğunda, onun bir açıklaması olur. En yaygın devlik türü akromegali adında bir hastalık ve akromegaliye, insan büyüme hormonun aşırı üretimine yol açan hipofiz bezindeki iyi huylu bir tümör sebep olur. Ve tarih boyunca, en ünlü devlerin çoğunda akromegali var. Gelmiş geçmiş en uzun insan Robert Wadlow adında ve 24 yaşında öldüğünde hala uzayan bir adamdı ve boyu 2.47 idi. Akromegali hastasıydı. André the Giant'ı adlı güreşçiyi hatırlıyormusunuz? Ünlü biriydi. Akromegali hastasıydı. Abraham Lincoln'ın da akromegali hastası olduğuna dair bir dedikodu var. Alışılmadık biçimde uzun olan her insan için ortaya atılan ilk açıklama bu. Ve akromegali, kendisiyle ilişkilendirilmiş çok belirgin yan etkilere sahip, başlıca görme yeteneği ile alakalı olarak. Hipofiz tümörü, büyüdükçe, genelde beyninizdeki görsel sinirlere baskı uygulamaya başlar, sonuç olarak akromegali hastası olan insanlar ya çift görürler ya da uzağı göremezler.

İnsanlar Goliath'ın ne gibi bir sorunu olduğu hakkında tahminde bulunmaya başladıklarında, şöyle dediler, "Bir dakika, akromegali hastalığı olan birine benziyor." Ve bu da o gün gösterdiği davranış ile alakalı birçok şeyi de açıklar. Neden çok yavaşça hareket ediyor ve bir kişinin eşliğinde vadi tabanına indiriliyor? Çünkü kendi kendine bir yere gidemiyor. Neden David'e karşı garip bir şekilde ihmalkar davranıyor ve son ana kadar David'in onunla savaşmayacağını anlayamıyor? Çünkü onu göremiyor. "Bana gel ki senin derini cennetin kuşlarına ve toprağın canavarlarına yem edebileyim," dediğinde, "bana gel" sözü savunmasızlığına dair bir ipucu. Bana gel çünkü ben seni göremiyorum. Ve bir de, "Ben bir köpek miyim ki bana sopalarla geliyorsun?" David'in bir tane sopası olmasına rağmen o iki tane görüyor.

Yani aşağı doğru ona bakan dağın tepesindeki İsrailliler, onun olağanüstü güçlü bir düşman olduğunu düşündüler. Anlamadıkları şey, görünür mukavemetinin kaynağı aynı zamanda onun en büyük zaafının kaynağı olmasıydı.

Ve buradan, bence, hepimiz için çok önemli bir ders çıkıyor. Devler göründükleri kadar sağlam ve güçlü değiler. Ve bazen çobanın cebinde bir sapan vardır.

Teşekkür ederim.

(Alkış)