Linda Liukas
1,841,898 views • 11:03

Geleceğin evrensel dili kodlardır. Yetmişli yıllarda, tüm nesli yönlendiren şey punk müzikti. Seksenli yıllarda, muhtemelen paraydı. Fakat benim neslim için, yazılım, hayal gücümüz ve dünyamızın arayüzüdür. Bu da demek oluyor ki tamamıyla farklı insanlara ihtiyacımız var. Bu ürünleri üretmek için, bilgisayarları; mekanik, yalnız, sıkıcı ve büyülü görmemek için, onları kurcalanabilen, altüst edilip dönüştürülebilen şeyler olarak görmek için.

Programlama ve teknoloji dünyasına kişisel yolculuğum daha 14 yaşımdayken başladı. Ergenlik döneminde benden büyük bir adama delice âşık oldum ve söz konusu adam daha sonra Birleşik Devletler'in Başkan Yardımcısı olan Bay Al Gore. Ben de her genç kızın yapmak istediği şeyi yaptım. Bir şekilde aşkımı göstermek istedim ve ona şu web sitesini açtım. 2001 yılında, Tumblr yoktu, Facebook yoktu, Pinterest yoktu. Bu arzuyu ve aşkı göstermek için kodlamayı öğrenmem gerekiyordu.

Programlamaya da işte böyle başladım. Bir kendini ifade şekli olarak başladı. Tıpkı küçükken boya ve lego kullanmak, büyüdüğündeyse gitar dersleri almak ve tiyatroya katılmak gibi. Fakat sonra, heyecan duyulacak başka şeyler çıktı, şiir ve çorap örme, Fransızca düzensiz fiilleri çekimlemek, hayalî dünyalar kurmak ve Bertrand Russel ve felsefesi gibi. Bilgisayarların sıkıcı, teknik ve yalnız olduğunu düşünen insanlardan olmaya başladım.

Bugün ise düşüncem şu: Küçük kızlar bilgisayarları sevmek zorunda olmadıklarını bilmiyorlar. Küçük kızlar harikadır. Bir şeyler üzerine odaklanmada çok iyi ve kesindirler. "Ne?", "Neden?", "Nasıl?" ve "Ne yapmalı?" gibi harika sorular sorarlar. Bilgisayarları sevmek zorunda olmadıklarını bilmiyorlar. Bunu bilen ebeveynlerdir. Biz ebeveynler bilgisayar biliminin anlaşılması zor, garip bir bilimsel disiplin olduğunu ve sadece gizemli üreticilere ait olduğunu düşünürüz. Öyle ki, neredeyse nükleer fizik gibi günlük hayatımızdan çıkarılmıştır.

Bu konuda kısmen haklılardır. Programlamada çok fazla sözdizimi, kontrol ve veri yapıları, algoritmalar ve uygulamalar, protokoller ve paradigmalar var. Toplum olarak, bilgisayarları küçülttükçe küçülttük. İnsan ve makine arasında birbiri üzerinde soyut katmanlar inşa ettik, öyle ki artık bilgisayarların nasıl çalıştığı veya onlarla nasıl konuşulacağına dair hiçbir fikrimiz kalmadı. Çocuklarımıza insan vücudunun nasıl çalıştığını öğretiyoruz, yanmalı motorun nasıl çalıştığını onlara öğretiyoruz ve hatta gerçekten astronot olmak istiyorlarsa olabileceklerini bile söylüyoruz. Fakat çocuk bize gelip: "Kabarcık sıralaması nedir?" veya "Bilgisayar 'oynat' düğmesine basınca ne olacağını, hangi videoyu göstereceğini nereden biliyor?" veya "Linda, İnternet bir mekan mıdır?" diye sorduklarında yetişkinler olarak garip bir sessizliğe bürünüyoruz. Kimimiz "Büyülü bir şey." diyoruz. Kimimiz "Çok karmaşık." diyoruz.

Aslında ikisi de değil. Ne büyülü, ne de karmaşık. Her şey çok ama çok hızlı oldu. Bilgisayar bilimcileri bu hayret verici, güzel makineleri inşa ettiler fakat bilgisayarları bize ve kullandığımız dile çok ama çok yabancılaştırdılar, öyle ki, artık süslü kullanıcı arayüzleri olmadan bilgisayarlarla nasıl konuşulacağını bilmiyoruz.

Bu yüzden de, hiç kimse ben Fransızca düzensiz fiilleri çekimlerken örüntü tanıma becerimi çalıştırdığımı fark etmedi. Örme konusunda heyecan duyarken, aslında içinde döngüler olan bir dizi sembolik komutları takip ediyordum. Bertrand Russell'in hayatı boyunca süren İngilizce ve matematik arasında bir dil bulma arayışı bir bilgisayar içinde evini buldu. Bir programcıydım, fakat bunu kimse bilmiyordu.

Günümüz çocukları, dünyayı tıklayarak, kaydırarak ve mıncıklayarak geziyor. Fakat eğer onlara bilgisayarla çalışabilecekleri araçları vermezsek, üreticiler yerine tüketiciler yetiştirmiş oluruz.

Tüm bu arayış beni küçük bir kıza ulaştırdı. Adı Ruby, altı yaşında. Tamamen korkusuz, hayalperest ve biraz da otoriter. Ve kendime programlama öğretmeye çalışırken ne zaman bir sorunla karşılaşsam "Nesneye dayalı tasarım veya çöp toplama nedir?" gibi sorularla altı yaşındaki bir kızın sorunu nasıl açıklayacağını düşünmeye çalışırdım.

Onun hakkında bir kitap yazdım ve bunu çizdim. Ruby bana çok şey öğretti. Ruby bana yatağın altındaki böcekten korkmamam gerektiğini öğretti. Ve en büyük sorunlar bile küçük sorunların bir araya gelmiş hâlidir. Ruby ayrıca beni arkadaşlarıyla tanıştırdı, İnternet kültürünün renkli tarafıyla. Güzel ama diğer çocuklarla oynamak istemeyen kar leoparı gibi arkadaşları vardı. Dost canlısı ama çok dağınık olan yeşil robot arkadaşları var. Aşırı verimli fakat anlaşılması zor olan Linux pengueni gibi arkadaşları vardı. Ve idealist tilkiler ve diğerleri.

Ruby'nin dünyasında, teknolojiyi oynayarak öğrenirsiniz. Örneğin, bilgisayarlar bir şeyleri tekrar etmede çok iyidir, bu yüzden Ruby döngüleri şöyle öğretiyor. Bu, Ruby'nin en sevdiği dans hareketi, "Alkış, alkış, vur, vur, alkış, alkış ve zıpla." Bunu dört kere tekrar ederek sayaç döngülerini öğrenirsin. Tek ayak üzerinde dururken o diziyi tekrar ederek while döngüsünü öğrenirsin. Annen gerçekten kızana kadar o diziyi tekrar ederek until döngüsünü öğrenirsin. (Gülüşmeler) Çoğunuz, hazır cevapların olmadığını öğrenirsiniz.

Ruby'nin dünyasındaki müfredatı hazırlarken çocuklara dünyayı nasıl gördüklerini ve ne tür soruları olduğunu sormam gerekti ve oyunlu test oturumları yapıyorum. Çocuklara bu dört resmi göstererek başlıyorum. Bir araba resmi gösteriyorum, bir market, bir köpek ve bir tuvalet. "Hangisinin bir bilgisayar olduğunu düşünüyorsunuz?" diye soruyorum. Çocuklar da oldukça tutucu davranarak "Hiçbirisi bilgisayar değil. Bilgisayarın ne olduğunu biliyorum: Annemle babamın önünde çokça vakit harcadığı parlayan bir kutudur." diyor. Fakat sonra konuşunca aslında arabanın da bir bilgisayar olduğunu keşfediyoruz, içinde yönlendirme sistemi var. Ve köpek — köpek bilgisayar olmayabilir, ama tasması var ve tasmasının içinde bilgisayar olabilir. Ve marketlerde çok çeşitli bilgisayarlar var, kasa sistemi ve hırsız alarmı gibi. Çocuklar, biliyor musunuz? Japonya'da, tuvaletler bilgisayarlı ve hatta sistemlerini kıran insanlar bile var. (Gülüşmeler)

Daha da ilerliyoruz, onlara üzerinde aç/kapat düğmeleri olan çıkartmalar veriyorum. Çocuklara: "Bugün bu odadaki her şeyi bilgisayara çevirme gücünüz var." diyorum. Çocuklar yine: "Zor gibi gözüküyor, doğru cevabı bilmiyorum." diyor. Ben de onlara: "Merak etmeyin, ebeveynleriniz de doğru cevabı bilmiyor." diyorum. Nesnelerin İnterneti denen şeyi daha yeni duymaya başladılar. Ama çocuklar, her şeyin bilgisayar olduğu bir dünyada yaşayanlar sizler olacaksınız.

Bir seferinde küçük bir kız yanıma geldi ve elinde bisiklet lambası vardı. Şöyle dedi: "Bu bisiklet lambası bilgisayar olsaydı, renk değiştirirdi." Ben de: "Bu çok iyi bir fikir, başka ne olabilirdi?" diye sordum. Düşündü, düşündü ve: "Bu bisiklet lambası bilgisayar olsaydı, babamla bisiklet gezisine gidebilir ve çadırın içinde uyuyabilirdik ve bu bisiklet lambası da film yansıtıcısı olabilirdi." dedi. Beklediğim an oydu. O anda çocuk dünyanın henüz kesinlikle hazır olmadığını, dünyayı daha hazır hâle getirmenin en harika yolunun teknoloji geliştirmek olduğunu ve hepimizin bu değişimin bir parçası olabileceğini fark ediyor.

Son hikâye, bir bilgisayar da yaptık. Patron CPU ve hatırlamaya yardım eden yardımsever RAM ve ROM ile tanıştık. Daha sonra bilgisayarımızı topladık, onun için bir uygulama da tasarladık. En sevdiğim hikâyeyse küçük bir çocuğunki, altı yaşında ve dünyadaki en büyük arzusu astronot olmak. Çocuğun kocaman kulaklıkları var ve tamamen küçük kâğıt bilgisayarına dalmış, çünkü kendi galaksiler arası gezegensel yönlendirme uygulamasını geliştirmiş. Babası, Mars yörüngesindeki yalnız astronot, odanın diğer kenarında ve çocuğun önemli görevi babasını sağ salim dünyaya geri getirmek. Bu çocukların dünyaya ve teknoloji ile onu geliştirmemize bakışları çok daha engin olacak.

Son olarak, dünya teknolojisini daha ulaşılabilir, daha kucaklayıcı ve daha çeşitli yaptıkça dünya da o kadar renkli ve iyi gözükecektir. Benimle birlikte bir anlığına hayal edin. Öyle bir dünya ki, bir şeylerin nasıl yapıldığını anlattığımız hikâyelerde sadece yirmili yaşlardaki Silikon Vadisi gençleri değil de Kenyalı kız öğrenciler ve Norveçli kütüphaneciler de var. 1 ve 0'ların kalıcı gerçekliği içinde yaşayan ve büyüdüğünde teknoloji konusunda çok iyimser ve cesur olan yarının Ada Lovelace'inin olduğu bir dünya hayal edin. Dünya'nın güçlerini, fırsatlarını ve sınırlarını kucaklıyorlar. Harika, acayip fikirli ve az biraz da tuhaf bir teknoloji dünyası.

Küçük bir kızken öykücü olmak isterdim. Hayalî dünyalara bayılırdım ve en sevdiğim şey sabahları Moomin Vadisi'nde uyanmaktı. Öğlenleri, Totooines'te dolanırdım. Akşamları, Narnia'da uykuya dalardım. Anladım ki programlama benim için biçilmiş kaftan. Hâlâ dünyalar yaratıyorum. Hikâyeler yerine, bunları kodlarla yapıyorum.

Programlama bana kendi kuralları, paradigmaları ve uygulamalarıyla kendi küçük evrenimi inşa etme gücü veriyor. Mantığın saf gücüyle ortaya bir şeyler çıkarın.

Teşekkür ederim.

(Alkış)