Glenn Greenwald
2,125,786 views • 20:37

Bu odadaki herkesin, herhangi birine sahip olduğuna emin olduğum deneyimlere yönelik her tür video mevcut Youtube'da. Yalnız olduğunu düşünen bir bireyi içeriyor, dışavurumcu bir tutumla uğraştırıyor —- çılgınca şarkı söylemek, kıvrılarak dansetmek, hafif seksüel hareketler —- sadece aslında yalnız olmadıklarını, gizlice izleyen birinin olduğunu farketmek için, ki korku içinde, yaptıklarını derhal bırakmalarına neden olan şeyin farkedilişi. Yüzlerindeki utanç ve küçük düşme hissi aşikâr. "Bu anca kimse izlemiyorsa yapmayı istediğim bir şey." hissi bu.

Son 16 aydır tuhaf bir biçimde odaklandığım işin özü bu, mahremiyetin neden önemli olduğu sorusu, Edward Snowden'ın, Birleşmiş Devletler ve tüm dünyada bilinmeyen ortaklarının, bir zamanlar emsalsiz bir özgürleşme ve demokratikleşme aracı olarak ilan edilmiş İnterneti, emsalsiz bir rastgele kitlesel denetim alanına dönüştürdüğüne dair ifşalarının olanak sağlamasıyla, küresel bir tartışma bağlamında yükselen bir soru.

Bu tartışmada, kitlesel denetimden rahatsız olan insanların bile katıldığı, bu geniş çaplı saldırının gerçek bir zararının olmadığı, çünkü yalnızca kötü işler ile uğraşan insanların bir şeyleri saklamak isteme ve gizliliklerini önemseme sebepleri olduğuna dair oldukça yaygın olan bir düşünce var. Bu dünya görüşü üstü kapalı olarak iyi ve kötü olmak üzere dünyada iki tür insanın olduğu önermesinde yerleşik. Kötü insanlar, terör eylemlerini tasarlayan veya şiddetli suçlar ile bağı olanlardır ve bu yüzden yaptıklarını saklamak isterler, gizliliklerini gözetme sebepleri vardır. Ama aksine, iyi insanlar işe giden, evine dönen, çocuk yetiştiren, tv izleyen insanlardır. İnterneti bomba eylemleri düzenlemek için değil, haber okumak, tarif paylaşmak veya çocuklarının planları için kullanırlar ve bu insanlar yanlış bir şey yapmıyorlar ve bu yüzden saklayacak bir şeyleri yok ve devletin gözetlemesinden korkmaları için sebep yok.

Bunu gerçekten söyleyen insanlar alçak gönüllülüğün çok sıra dışı bir hâline kendilerini kaptırmışlar. Gerçekte söylüyor oldukları şey, "Zararsız, tehdit teşkil etmeyen ve sıkıcı biri olmaya razı oldum çünkü devletin ne yaptığımı bilmesinden gerçekten korkmuyorum." Bu zihniyet, bence, en saf hâliyle, Google'ın uzun dönem CEO'su Eric Schmidt ile 2009'da yapılan bir röportajda, kendisine şirketinin dünyadaki milyonlarca insana çok çeşitli yollarla yapılan gizlilik saldırısı hakkında sorulduğunda verdiği şu cevapta yer alıyor: "Eğer ki insanların bilmesini istemediğin bir şey yapıyorsan, belki de en baştan hiç yapmamalısın."

Şimdi bu zihniyet için her türde şey söylenebilir, öncelikle bunu söyleyen insanlar, gizliliğin önemsiz olduğunu söyleyen, aslında buna inanmıyorlar ve inanmadıklarını da gizliliğin önemli olmadığını dillendirirken gizliliklerini güvene almak için hiçbir adımdan geri durmayan hareketleri sayesinde biliyoruz. E-postalarına ve sosyal medya hesaplarına şifre oluşturuyorlar, yatak odalarına ve banyolarına kilit takıyorlar; tüm adımlar, diğer insanların, özel olduğunu düşündükleri alana girişini ve bilmelerini istemediklerini bilişini engellemek için tasarlanmış hâlde. Aynı Eric Schmidt, Google'ın CEO'su, Google'daki çalışanlarına, İnternet magazini CNET ile, CNET'in Eric Schmidt hakkında, büyük ölçüde Google aramaları ve diğer Google ürünleri sayesinde edinilmiş bir sürü kişisel ve özel bilgiyle dolu bir makale yayınlanmaları üzerine iletişimi kesmelerini buyurdu. (Gülüşmeler) Aynı bölünme 2010'da yapılan yüz kızartıcı bir röportajda, gizliliğin artık "sosyal bir norm" olmaktan çıktığını bildiren, Facebook'un CEO'su Mark Zuckerberg ile de görülebilir. Geçen yıl, Mark Zuckerberg ve eşi Palo Alto'da, sadece kendi evlerini değil komşu olan dört evi de, diğer insanları, kişisel hayatlarında yaptıklarını görmekten alıkoyan, özel alanlarının tadını çıkardıklarından emin olmak için totalde 30 milyon dolara satın aldı.

Son 16 aydır, bu konuyu dünya genelinde tartışıyorum, biri bana ne zaman "Gizlilik saldırıları beni endişelendirmiyor çünkü saklayacağım bir şey yok." dese, her zaman aynı şeyi söylüyorum. Bir kalem çıkarıyorum ve e-postamı yazıyorum. "Bu benim e-postam. Senden istediğim eve gittiğinde bana tüm e-postalarının şifrelerini yollaman, sadece güzel, saygıdeğer, adına olan iş hesapları değil de hepsi, çünkü online yaptığın her ne ise bakabilmek istiyorum, istediğimi okuyabilmek, ilginç bulduğumu paylaşabilmek istiyorum. Sonuçta kötü biri değilsen, yanlış bir şey yapmıyorsan, saklayacak bir şeyin olmasa gerek."

Tek bir kişi bile teklifimi kabul etmedi. Ben o —- (Alkışlar) Ben e-postamı dindarca sürekli yokluyorum. Oldukça ıssız bir yer. Ve bunun bir sebebi var, o da biz insanların, kişisel gizliliğin önemini sözde reddedenlerimiz de dâhil, bunun esaslı önemini içgüdüsel olarak anladığı. İnsan olarak sosyal hayvanlar olduğumuz doğru, ki bu diğer insanların yaptığımızı söylediğimizi, düşündüğümüzü bilmelerine ihtiyaç duymamız demek ve bu nedenle bilgilerimizi online gönüllü yayınlıyoruz. Ama özgür ve tatminkâr bir birey olmak için diğerlerinin yargıcı bakışlarından özgür olacağımız bir yere gitme ihtiyacımız da aynı derecede gerekli. Bunu istememizin bir nedeni var, ve bu neden hepimizin —- yalnızca terörist ve suçluların değil, hepimizin — saklayacak şeyleri olması. Fizyoloğumuza veya avukatımıza, psikoloğumuza veya eşimize, arkadaşımıza, söylemek istediğimiz, başkaları öğrense incineceğimiz, yaptığımız ve düşündüğümüz bir sürü şey var. İnsanların bilmesine razı olduğumuz, söylediğimiz, düşündüğümüz, yaptığımız türlü şeye dair yargıda bulunuyoruz ve söylediğimiz, düşündüğümüz, yaptığımız türlü şeyi kimse bilmesin istiyoruz. İnsanlar kolayca gizliliklerine önem vermediklerini iddia edebilirler ama eylemleri bu inancın gerçekliğini çürütür.

Gizliliğin evrensel ve içgüdüsel olarak çok istenmesinin bir nedeni var. Bu yalnızca havayı solumak veya suyu içmek gibi refleksif bir hareket değil. Bunun nedeni, gözetlenebildiğimiz, izlenebildiğimiz bir durumda olduğumuzda, tavırlarımızın dramatik şekilde değişmesi. İzlendiğimizi düşündüğümüzde aklımızdan geçen davranışsal seçenekler yelpazesi şiddetle daralır. Bu gayet, insan doğasına dair, sosyal bilimin, edebiyatın, dinin ve neredeyse her alandan disiplinin tanıdığı bir gerçek. Biri izleniyor olabileceğini düşündüğünde, içinde bulunduğu davranışın çok daha fazla uyumcu ve itaatkâr olduğunu kanıtlayan düzinelerce psikolojik inceleme mevcut. İnsan utancı, bundan kaçma isteği gibi çok güçlü bir motivasyon unsuru ve insanların izlendikleri durumlarda kendi faaliyetlerinin yan ürünü olan değil de başkalarının beklentileri ile veya toplumsal tutuculuğun buyrukları ile ilintili kararlar vermelerinin sebebi de budur.

Bu farkındalık en güçlü şekilde, ilk defa kurumların çok büyük ve merkezileştirildikleri hâle geldiği, artık gözetleyemedikleri ve bu sebeple ferdi üyelerinin her birini kontrol edemedikleri endüstri çağının habercisi olan önemli bir problemi çözmeye koyulan 18. yüzyıl filozofu Jeremy Bentham'ın pragmatik hedefleri adına sömürülmüştür ve onun akıl ettiği çözüm ise, özünde; ana niteliği kurumun merkezinde yer alan devasa bir kulenin inşası olan, kurumu yönetenin her an hepsini izleyememelerine rağmen herhangi bir anda herhangi bir mahkumu izleyebileceği, panoptikon adını verdiği hapishanelerde uygulanması düşünülmüş mimari bir tasarımdı. Ve bu tasarımda elzem olan, mahkumlar tamamiyle panoptikonu, kuleyi göremezdi, ve dolayısıyla hiçbir zaman izlenip izlenmediklerini veya ne zaman olduğunu bile bilemezlerdi. Ve onu bu buluşta en çok heyecanlandıran, mahkumların, mümkün olan her anda izlendiklerini varsayacak olmaları ki bunun da boyun eğme ve itaat adına en üst düzey uygulayıcı olacağı idi. 20. yüzyıl Fransız filozofu Michel Foucault bu modelin yalnızca hapishaneler değil, insan davranışını kontrol etmeyi gözeten her kurum için kullanılabileceğini gördü: okullar, hastahaneler, fabrikalar, işyerleri. Ve dediği, Bentham tarafından keşfedilen bu zihniyetin, bu çerçevenin, artık tiranlığın aleni silahlarına ihtiyaç duymayan modern toplumlarda, batı toplumlarında, toplumsal kontrolde anahtar araçlar olduğu idi —- muhalifleri cezalandırmak, mahkum etmek, öldürmek, yasal olarak belli bir partiye bağlılığı mecbur etmek —- çünkü kitlesel denetim zihinde, çok daha ince olmasına rağmen sosyal normlara ve sosyal tutuculuğa uyumu kolaylaştırmanın çok daha etkili bir yolu olan bir hapishane yaratır, kaba kuvvetin olabileceğinden çok daha etkili.

Denetim ve gizlilikle ilgili en simgesel edebi eser hepimizin okulda öğrendiği ve bu yüzden neredeyse klişeye dönüşen, George Orwell'in "1984" romanıdır. Aslında, denetimle ilgili bir tartışmada onu her gündeme getirdiğinizde, insanlar direkt uygulanamaz bularak reddederler ve derler ki: "Ah, yalnız '1984'te, insanların evinde monitörler vardı, her saniye izleniyorlardı ve bunun bizim yüz yüze geldiğimiz denetim durumu ile hiç alakası yok." Bu Orwell'in "1984"te değindiği uyarıların hakiki bir kökten yanlış anlaşılması. Onun değiniyor olduğu uyarı herkesin her zaman görüntülendiği değil de insanların her an izlenebileceği farkındalığında olduğu bir denetim durumu ile ilgiliydi. Orwell'in sözcüsü Winston Smith'in karşı karşıya kalınan denetim sistemini tarif edişi: "Tabii ki, her an izlenip izlenmediğini bilmenin bir yolu yoktu." Devam ediyor, "Her halükârda, ne zaman isterlerse kablonu fişe takabiliyorlardı. Çıkardığın her sese kulak misafiri olunduğu ve karanlık yokken her hareketinin mercek altına alındığı, alışkanlıktan içgüdüye dönüşen bir varsayımda yaşamalıydın, yaşıyordun da."

Semavi dinler benzer bir şekilde her şeyi bilmesi sayesinde sürekli her yaptığını izleyen, görünmez, âlim bir otoriteyi farzeder, ki bu asla mahrem bir anın olmadığı, diktalara boyun eğmenin nihai zorlayıcısı anlamına gelir.

Tüm bu görünüşte benzeşmeyen işlerin anladığı şey, ulaştığı sonuç, insanların her an izlenebildiği bir toplumun uyumluluk, boyun eğme ve teslim olma geliştiren bir toplum olduğudur, ki bu en aleniden en üstü kapalıya her tiranın, bu sistemi arzu etmesinin sebebidir. Diğer taraftan, daha da önemlisi, bu bir özel yaşam alanı, diğerlerinin yargıcı bakışları üstümüze dikilmeden, yaratıcılık ve keşif ve ihtilafın sadece orada ikamet ettiği, düşünebileceğimiz ve akıl yürütebileceğimiz ve etkileşime geçebileceğimiz bir yere gitme becerimiz, işte bu yüzden sürekli gözetlendiğimiz bir toplumun varlığına izin verdiğimizde bireysel özgürlüğün ciddi biçimde sakatlanmasına izin veririz.

Bu zihniyetle ilgili incelemek istediğim son nokta, sadece yanlış şeyler yapan insanların saklayacak bir şeyleri olması ve bu yüzden gizliliği önemsemeleri düşüncesi ki iki çok yıkıcı mesajı sağlamlaştırır, iki yıkıcı ders, ilki, yalnızca gizliliği önemseyen, gizliliği arayan insanlar tanım olarak kötü insanlardır. Bu her türlü nedenle kaçınmamız gereken bir sonuç, en çok da, "kötü şeyler yapan biri," dediğinizde muhtemelen terör eylemi düzenlemek gibi şeyleri kastediyorsunuz veya şiddetli suçlarla uğraşı, gücü elinde bulunduran insanların "kötü şeyler yapmak" derken kastettiğinin çok daha dar bir mevhumu. Onlar için "kötü şeyler yapmak" tipikçe kendi gücümüzün çalışılması için değerli olan mücadeleler gibi bir şeyler yapmak.

Diğer ciddi yıkıcı ve hatta bence daha sinsi olan ders ise bu zihniyeti kabul etmekten ileri gelen bu zihniyeti kabul edenlerin kabul ettiği bir pazarlık, ki o da şu: Ancak ve ancak kendini, politik güce sahip olanlar için, yeterince zararsız, yeterince göz korkutmayan bir hâle getirmeye istekli olursan denetimin tehlikelerinden özgür olabilirsin. Yalnızca farklı görüşte olanların, güce meydan okuyanların, kaygılanacak bir şeyi olur. Bu dersten kaçınmayı istememiz için de her türlü neden mevcut. Şu anda böyle bir davranış içinde olmak istemeyen biri olabilirsiniz ama bir noktada, gelecekte, isteyebilirsiniz. Hiçbir zaman istemeyeceğinize karar vermiş olsanız bile isteyen ve direnmeyi başaran ve güç sahiplerine muhalif olan diğer insanların olduğu gerçeği —- muhalifler, gazeteciler, aktivistler ve aralıktaki diğerleri —- hepimizi sağlamayı istememiz gereken kolektif iyiliğe getiren bir şey. Bir toplumun ne kadar özgür olduğunun ölçüsünün iyi, uyumlu, itaatkâr vatandaşlarına değil de farklı görüşte olan ve tutuculuğa direnen vatandaşlarına karşı olan tutumunun olması aynı derecede kritik. Ama en önemli neden bir kitlesel denetim sisteminin her şekilde kendi özgürlüğümüzü baskılaması. Her tür davranış değişikliğini, gerçekleştiğini bilişimiz bile olmadan sınır-dışı hâle getirir. Meşhur sosyalist aktivist Rosa Luxemburg, bir keresinde, "Hareket hâlinde olmayan zincirlerini farkedemez." demişti. Kitlesel denetimin görünmez ve saptanamaz zincirlerini eritmeyi deneyebiliriz, yine de bize dayattığı kısıtlamaların daha az tesirli hâle gelmeyecektir.

Çok teşekkürler.

(Alkışlar)

Teşekkürler.

(Alkışlar)

Teşekkürler.

(Alkışlar)

Bruno Giussani: Glenn, teşekkürler. Dava inandırıcı, söylemeliyim, ama sakıncası yoksa seni birkaç soru için son 16 aya ve Edward Snowden'a geri getirmek istiyorum. İlki sana kişisel. Hepimiz ortağının tutuklanmasını okuduk. David Miranda, Londra'da, ve başka zorluklar, ama kişisel yükümlülük ve risk açısından dünyanın en büyük egemen organizasyonları ile boy ölçüşmenin senin üstündeki baskısının kolay olmadığını varsayıyorum. Bize biraz bundan bahset.

Glenn Greenwald: Yani, bence olanlardan biri de insanların cesaretinin bu açıdan bulaşıcı olması ve ben ve çalıştığım gazeteciler kesinlikle riskin farkında olmamıza rağmen —- Birleşik Devletler dünyadaki en güçlü ülke olmaya devam ediyor ve kendi iradenizle binlerce sırrını ifşa ettiğinizde takdir etmiyor —- 29 yaşında, gayet sıradan bir çevrede yetişmiş sıradan birinin Edward Snowden'ın riske ettiği prensibe dayalı cesaret üzerinde çalıştığını görmek hayatının geri kalanını hapishanede geçireceğini bilmek kendilerinin de bu gibi bir davranışta bulunmaya kalkışabileceklerini fark etmeleri adına, bana ve diğer gazetecilere, ve bence, ispiyoncular dâhil her yerden insana ilham verdi.

BG: Ed Snowden'la ilişkini merak ediyorum, çünkü onunla çok fazla konuştun ve hâlâ da devam ediyorsun ama kitabında ona asla Edward dememişsin veya "Snowden." Neden?

GG: Yani, eminim bu, bir grup psikoloğun inceleyeceği bir şey. (Gülüşmeler) Açıkçası bilmiyorum. Bence sebebi onun önemli maksatlarından birinin, bence onun en önemli taktiği, ifşa materyallerinden dikkati dağıtmanın yollarından birinin odağı onun üstünde kişiselleştirmek ve denemek olduğunu bilmesi oluşuydu ve bu nedenle medyanın dışında kaldı. Kişisel hayatının inceleme öznesi olmamasına çabaladı ve dolayısıyla ona Snowden demek onu bu önemli tarihsel karakter olarak tanımanın bir yolu sadece, materyalden dikkati dağıtacak şekilde karakterize etmektense.

Moderatör: Yani onun ifşaları, senin analizin, diğer gazetecilerin işleri, hakikaten tartışmayı geliştirdi ve birçok devlet, Brezilya mesela, tepki verdi İnternetin dizaynını bir nebze değiştirecek proje ve uygulamalar gibi. O anlamda çok fazla şey gerçekleşiyor. Ama ben merak ediyorum, senin için oyunun sonu ne? Hangi noktada, tamam, gerçekten kadranı ilerletmeyi başardık diyeceksin?

GG: Yani, bir gazeteci olarak benim için oyunun sonu gayet açık, dikkate değer ve meydana çıkması zorunlu her bir belgenin ifşa olmakla sonuçlandığından emin olmak ve en baştan tutulmaması gereken sırların meydana çıkmakla sonuçlanması. Bana göre, bu gazeteciliğin özü ve benim bağlılıkla yaptığım şey. Daha fazlasıyla birlikte, tüm bahsettiğim sebeplerden ötürü kitlesel denetimi iğrenç bulan biri olarak, buna, dünya devletleri, hedefledikleri insanın yanlış bir şey yaptığına bir mahkemeyi ya da kurulu ikna etmedikçe, nüfuslarının tamamını gözetime ve denetime maruz bırakamayana kadar sonlanmayacak bir iş olarak baktım. Bence, gizliliğin yenilenebileceği yol bu.

BG: Snowden, TED'de gördüğümüz üzere, kendini demokratik değerlerin ve demokratik prensiplerin savunucusu olarak tanımlama ve gösterme konusunda net. Fakat öte yandan, insanlar bunların onun yegâne motivasyonları olduğundan şüphe etti. Para dönmediğine, bu sırların bazılarını satmadığına, özellikle Birleşik Devletler'in şu anda en iyi arkadaşları olmadığı aşikâr olan Çin'e ve Rusya'ya, inanmakta güçlük çektiler. Ve eminim bu odadaki çoğu kişi aynı şeyi merak ediyor. Snowden'ın henüz görmediğimiz bir kısmı olabileceğini düşünüyor musun?

GG: Hayır, bunu saçma ve aptalca buluyorum. (Gülüşmeler) Eğer isterseniz ve biliyorum yalnızca şeytanın avukatını oynuyorsunuz, ama sırları başka bir ülkeye satmak isteseydiniz, ki yapabilirdi ve bunu yaparak çok zengin olabilirdi, yapacağınız en son şey o sırları alıp gazetecilere vermek ve yayınlamalarını istemek olurdu çünkü bu o sırları değersizleştirirdi. Kendilerini güçlendirmek isteyen insanlar bunu, devletlere sırları gizlice satarak yapıyorlar ama bence dikkate değer bir nokta var ki o da, bu ithamda bulunanlar devletten insanlar, bu tarz devletlere sadık olan medyada yer alan insanlar ve kanımca insanlar bu gibi ithamlarda bulunduklarında —- "Ah, bunu presibe dayalı yapıyor olamaz; yozlaşmış, alçak bir nedenle yapıyor olmalı" —- itham ettikleri insandan çok kendileri hakkında konuşuyorlar, çünkü —- (Alkışlar) —- o ithamda bulunan insanlar, alçak nedenlerden ziyade hiçbir nedenle, asla hareket etmiyorlar, dolayısıyla diğer herkesin kendileri gibi ruhsuzluk hastalığından muzdarip olduğunu varsayıyorlar ki varsayılıyor. (Alkışlar)

BG: Glenn, çok teşekkür ederim GG: Çok teşekkürler.

BG: Glenn Greenwald. (Alkışlar)