Elizabeth Gilbert
17,435,521 views • 19:09

Ben bir yazarım. Kitap yazmak benim mesleğim, ama tabii benim için meslekten öte. Aynı zamanda hayatımın aşkı ve tutkusu. Ve bunun değişeceğini hiç sanmıyorum. Öte yandan, son zamanlarda, hayatımı ve kariyerimi etkileyen tuhaf bir şey başıma geldi. Bu tuhaf şey, bu meslekle olan ilişkimi yeniden düzenlememe yol açtı. Tuhaf şey şuydu: Kısa zaman önce "Yaz, Dua Et, Sev" isimli anı kitabımı yazdım; ama bu kitap, öncekilerin tam aksine, dünyada duyuldu, ve bir sebeple, büyük, mega-sansasyonel, uluslararası "bestseller" dedikleri bir şey oluverdi. Bunun bir sonucu olarak da, şimdi nereye gitsem, bana bahtsız muamelesi yapıyorlar. Cidden - bahtsız, bahtsız! Gelip, "korkmuyor musun?" diyorlar, "bundan daha iyisini yapamamaktan korkmuyor musun? Hayatın boyunca yazmaya devam etsen de, kimsenin bundan sonra yazacaklarının suratına bakmayacağından korkmuyor musun?" "Ha? Suratına bile bakmayacaklarından?"

Bu sözler nasıl iyi geliyor, anlatamam. Ama, yirmi sene öncesinde, daha gençken, etrafımdakilere yazar olacağımı söylediğimde de aynı, böyle korku dolu tepkileri aldığımı hatırlamasam, kendimi şimdi daha da kötü hissederdim. Daha neler diyorlardı: "Asla başarılı olamamaktan korkmuyor musun? Reddedilmenin utancından ölmez misin? Hayatını bu zanaate adayıp da uğraşıp didindikten sonra hiç bir sonucun çıkmamasından, kayıp hayallerinin çöplüğünde, ağzında başarısızlığın acı külleriyle ölmekten korkmaz mısın?" (Kahkaha) İşte böyle diyorlardı.

Bütün bu soruların cevabı — kısa cevabı: "Evet." Evet, bunların hepsinden korkuyorum. Hayatım boyunca da korktum. Hatta, tahmin bile edemedikleri bir sürü başka şeyden de korkuyorum. Mesela yosundan korkuyorum, diğer dehşet şeylerden de. Ama iş yazarlığa gelince, son zamanlarda düşünüp merak etmeye başladığım bir şey var: Neden, yani neden? Bu dünyaya yapmaya geldiğimiz işi yapmaktan korkmamız mı gerekiyor? Demek istediğim, yaratıcı mesleklerin nesi bu kadar korkunç ki, diğer kariyerleri kimse dert etmiyor da, bu mesleklere gelince karşımızdakinin ruh sağlığı için endişe ediyoruz? Mesela babam kimya mühendisiydi. Kırk yıl boyunca kimya mühendisliği yaptı ama kimse kimya mühendisliği yapmaktan korkup korkmadığını sormadı. Yani — "şu bahtsız kimya mühendisi John'un hali nasıl, iyi mi acaba?" Yani hiç karşılaşmadım. Kimya mühendislerinin hakkını vermek gerek tabii, yüzyıllar boyunca adlarını "alkolik manik-depresife" çıkarmadılar. (Kahkaha)

Öte yandan, biz yazarların böyle kötü bir ünü var. Üstelik sadece yazarlar da değil, her türden yaratıcı işle uğraşanların hepsinin ciddi ruhsal bozukluğa sahip olmaları bekleniyor. Sadece 20. yüzyılda genç yaşta canına kıyan, gerçekten çok görkemli yaratıcı zihinlerin sayısına baksanız bile bu kötü üne hak verirsiniz. Kendini öldürmeyenler bile, aslında kendi yetenekleri yüzünden ecellerine ulaşmışlar. Norman Mailer, ölmeden hemen önce yapılan son röportajında "Kitaplarımın her biri beni biraz daha öldürdü." demiş. İnsanın hayatının işi için bunu demesi olağandışı. Ama bunu duyunca gözümüzü bile kırpmıyoruz, çünkü bu tür cümleleri çok işittik, ve bir şekilde yaratıcılık ve çile çekmenin, tabiatları gereği birbirleriyle bağlantılı olduğunu, dolayısıyla sanatsal faaliyetin, nihayetinde, hep ızdıraba dönüşmesi gerektiğini içselleştirdik ve kabul ettik.

Şimdi hepinize sormak istediğim soru şu: Siz de böyle mi düşünüyorsunuz? Bunu böyle kabullenebilir misiniz? Çünkü bir adım bile geri çekilip bakınca, nasıl desem - ben bunu kabullenemiyorum. Tiksindirici buluyorum. Ayrıca tehlikeli olduğunu düşünüyorum ve sonraki yüzyıla aktarılmasını istemiyorum. Yaratıcı beyinleri hayatta tutmanın daha iyi olduğunu düşünüyorum.

Kendi hesabıma şunu diyebilirim: böyle karanlık düşüncelere kapılıp aşağılara çekilmemin - hele hele kariyerim içinde bulunduğu bu özel durumda - benim için çok tehlikeli olduğunu biliyorum. Bakın şöyle ifade edeyim, Oldukça genç sayılırım; daha kırk yaşındayım. Önümde belki de kırk yıllık daha çalışma hayatı var. Bugünden sonra ne yazarsam yazayım, çok büyük ihtimalle bütün bir dünya "son büyük başarısının ardından gelen çalışma" deyip geçecek. Hepimiz burada arkadaş sayılırız; onun için söyleyip geçeceğim: öyle sanıyorum ki benim en büyük başarım arkamda kaldı. Aman Yarabbi, ne korkunç! Bu tür düşünceler insanı sabah saat dokuzda cin tonik içmeye başlatabilir; ben de o yöne doğru gitmek istemiyorum. (Kahkaha) Çok sevdiğim işimi yapmayı tercih ederim.

Peki bu nasıl mümkün? Bunun üzerine çok düşündüm ve şu kanıya vardım: bundan sonra çalışabilmek, yazmaya devam edebilmek için, ruh sağlığımı koruyacak bir tür düzenek geliştirmeliyim. Bundan böyle, yazarlığa devam edebilmek için, kendimle, kitaplarıma halkın vereceği tepkiye dair endişem arasına güvenli bir mesafe koymalıyım. Geçen sene boyunca, böyle bir bakış açısı ararken, biraz değişik çağlara ve değişik toplumlara bakıp, yaratıcı insanlara yardımcı olacak, yaratıcılığın doğasındaki duygusal riskleri idare etmelerini sağlayacak, bizimkilerden daha iyi ve daha aklıselim görüşler aradım.

Aradıkça, kendimi antik Yunan ve antik Roma'da buldum. Beni izlemeye devam edin, çünkü dönüp dolaşıp başa döneceğim. Antik Yunan ve antik Roma'ya dönersek, o zamanlarda insanlar yaratıcılığın insanın kendinden kaynaklandığına inanmıyorlardı. Yaratıcılığın, insana refakat eden kutsal bir ruh olup, insanlara, meçhul ve uzak bir kaynaktan, anlaşılmaz sebeplerle geldiğine inanıyorlardı. Yunanlılar, yaratıcılığı sağlayan bu refakatçi kutsal ruhlara "demon" diyorlardı. Sokrat, kendine gaipten bilgelik anlatan bir demonu olduğuna inanmasıyla ünlüdür. Romalılar da aynı düşüncedeydiler, ama onlar bu vücutsuz yaratıcı ruhlara "genius" ("deha") adını vermişlerdi. Bunu öğrenince çok hoşuma gitti; çünkü Romalılar, "dehanın" zeki bir birey anlamına geldiğini düşünmüyorlardı. "Dehanın," böyle büyülü bir varlık olduğuna, sanatçıların stüdyolarının duvarlarında yaşadığına - şu ev cini Dobby gibi - bazen de ortaya çıkıp böyle gizlice sanatçıya eserinde yardımcı olduğuna, esere biçim verdiğine inanıyorlardı.

İşte budur! Aradığım o "ruhsal mesafeyi" bulmuştum, eserimin sonuçlarından kendimi koruyacak düzenek buydu. Üstelik herkes de bu işin böyle işlediğini biliyordu. Böylece antik çağdaki sanatçı, çeşitli sorunlardan korunuyordu: Mesela, kendini beğenmişlik. Eserin görkemli de olsa, itibarı tümüyle sana ait değildi, herkes bu vücutsuz "dehanın" sana yardımcı olduğunu bilirdi. Berbat bir eser çıkarsan da, bu sefer bütün hata sende değildi, senin "dehan" tembellik yapmış, Hay Allah. Batı'da insanlar yaratıcılığa gerçekten çok uzun bir süre böyle baktılar.

Sonra Rönesans geldi ve her şey değişti, yeni bir fikir ortaya atıldı, dendi ki: bireyi, evrenin ortasına, bütün tanrıların ve bilinmezliklerin üstüne yerleştirelim. Artık, kutsal emirler alan mitolojik yaratıklara yer yok. Bu, akılcı hümanizmi başlattı ve insanlar yaratıcılığın kişinin tümüyle kendisinden geldiğine inanmaya başladılar. Tarih boyunca ilk defa, şu veya bu sanatçıya "dehanın gelmiş olması" yerine, doğrudan kendisinin "dahi" olduğunu duymaya başladık.

Fikrimi sorarsanız, bunun büyük bir hata olduğunu düşünüyorum. Yani tutup da, bir kişiye, tek bir insancığa, kendi başına bütün kutsal, bilinmez, ebedi sırların hepsinin yayıldığı bir pınar, bir kaynak ve bir cevher olduğunu söylemek, bütün bu sorumluluğu üstüne yüklemek, zaten kırılgan insan ruhu üzerinde biraz fazla bir yük. Gidip de birine "sen güneşi yut" demek gibi. İnsan benliğini tümüyle bozup eğreltiyor, ve karşılanamayacak yüksek beklentilerin oluşmasına yol açıyor. Sanıyorum, bunun baskısı, sanatçılarımızı beş yüz yıldır öldürüyor.

Eğer bu doğruysa, - ki ben doğru olduğunu düşünüyorum - sormamız gereken: ne yapsak? Yani bunun başka yolu var mıdır? Belki insanlar ve yaratıcı bilinmezlik arasındaki ilişkiyi açıklayacak daha eski görüşlere geri dönebiliriz. Belki de dönemeyiz. Belki beş yüz yıllık akılcı insan merkezli düşünceyi, 18 dakikalık bir konuşmada silip atamayız. Ve bir de herhalde bu dinleyiciler arasından böyle anlattığım gibi insanları takip edip de üzerlerine peri tozu serpen perilere karşı çok haklı bilimsel itirazlarda bulunacaklar çıkabilir. Hepinizi ikna edebileceğimi sanmıyorum.

Ama sormak istediğim soru şu: neden olmasın ki? Neden bu şekilde bakmayalım? Çünkü bu söylediğim de, yaratıcı sürecin insanı tımarhanelik eden kaprisi üzerine duyduğum diğer açıklamalar kadar mantıklı. Herhangi bir şey yaratmaya kalkışmış olan herkes - mesela bu salondaki herkes - bu sürecin hep akılcı işlemediğini bilir. Hatta, bazen, bariz akıldışı gibi gelebilir.

Geçenlerde olağandışı Amerikalı şair Ruth Stone'la tanıştım. Şimdi 90'lı yaşlarında, ama bütün hayatı boyunca şiir yazmış. Bana küçüklüğüyle ilgili bir öykü anlattı: Virginia eyaletinde köyde yaşarken, tarlada çalışırmış; bazen bir şiirin, taa ufuktan kendine doğru geldiğini duyup hissedermiş. Gökgürültülü bir hava treni gibiymiş. Yukarılardan yuvarlanıp kendisine doğru gelirmiş. Geldiğini, ayaklarının altındaki toprağın sarsılmasından fark edermiş. Şiir geldiği zamanlarda ne yapacağını bilirmiş: kendi ifadesiyle, "deli dana gibi koşarmış". Evine doğru deli dana gibi koşarken, şiir onu takip edip kovalarmış; bütün mesele, bir kağıt-kaleme, şiir içinden akıp gitmeden önce ulaşmakmış; yoksa şiiri yakalayıp da kağıda yazamazmış. Bazen gerçekten de eve varamazmış. Koşup koşup koşup da sonunda evine varamayınca, şiir içinden geçip gidermiş, o da yakalayamazmış; fakat şiir tarlaların üzerinde devam edip, kendi ifadesiyle, "başka bir şair bulmaya" gidermiş. Dahası, bazen de - - bu kısmı aklımdan çıkmıyor - bazen de, ucu ucuna kaçırmak üzereyken, eve koşup da kağıt aranırken şiir içinden geçeyazınca, tam şiir içinden geçerken kalemi kaparmış; öteki eliyle de uzanıp şiiri yakalarmış. Şiiri kuyruğundan yakalayıp, vücuduna doğru geri çekermiş, bir yandan da kağıda yazarmış. Bu olunca, şiir sonunda sayfaya mükemmel ve mütemmim çıkarmış. Ama bir eksiklikle: Tersten, son kelimeden ilkine doğru. (Kahkaha)

Bu anlattığını duyunca, "hayret" dedim, benim yaratıcı sürecim de aynen böyle işliyor. (Kahkaha)

Gerçekte yaratıcı sürecimle bunun alakası yok - ben boru değilim! Ben bir katırım, her bir sabah aynı saatte kalkarım, ter dökerim, emek harcarım, ite kaka uğraşmam gerekir. Ama bu katır halimle bile, benim bile bu deneyime yaklaştığım oldu. Zannederim sizin aranızda bir çoğu da yaşamıştır. Çalışmalarımın ve fikirlerimin tanımlayamadığım bir kaynaktan geldiğini ben bile hissettim. Nedir bu kaynak? Ve bu kaynakla, aklımızı kaçırmadan, ruh sağlığımızı bozmadan, ilişki kurmanın yolunu nasıl bulabiliriz?

Bana göre, bunu yapmanın en iyi çağdaş yolunu müzisyen Tom Waits'de gördüm. Yıllar önce bir dergi için kendisiyle röportaj yapmıştım. Bu konudan bahsediyorduk, hayatının uzun bir bölümü boyunca, Tom, aynen bu tarif ettiğimiz, bu kontrolsüz yaratıcı dürtüleri kontrol etmeye, yönetmeye, elinde tutmaya gayret eden ızdırap içindeki çağdaş günümüz sanatçısı modeline uygun olarak yaşamış.

Ama yaşlandıkça durulmuş, bir gün Los Angeles'ta otoyolda giderken başına bütün bunları değiştirecek bir olay gelmiş. Hızla yolunda devam ederken, birden, ufak bir melodi parçacığı duymuş, genelde ilham böyle nazlı ve kaypak bir şekilde geliyormuş. Yazmayı çok istemiş, parçacık muhteşemmiş, çok arzulamış, ama kaydetmenin yolu yokmuş. Elinde kağıt yokmuş, kalem yokmuş, kaydedecek teybi de yokmuş.

Her zamanki endişelerinin içinden yükseldiğini hissetmiş, "bunu kaybedeceğim", diye düşünmüş, "ve ebediyete dek hatırlayamaya çalışacağım ama bulamayacağım. beceremiyorum, yapamam." Fakat paniklemek yerine, sadece durmuş. Bütün bü zihinsel süreci durdurmuş ve bambaşka bir şey yapmış. Gökyüzüne doğru bakmış ve demiş ki, "Afedersin, sen benim araba sürdüğümü görmüyor musun?" (Kahkaha) "Sana şu anda şarkı yazabilirmişim gibi mi geliyor? Varolmayı istiyorsan, daha uygun bir zamanda, seninle ilgilenebileceğim bir zamanda gel. Yoksa, gidip başkasıyla uğraş. Gir Leonard Cohen'le uğraş."

Bundan sonra bütün çalışma şekli değişmiş. Eserleri değişmemiş, eserleri eskisi gibi karanlık olmaya devam etmişler. Ama yaratıcılık süreci değişmiş: Bu cini (İng. "genie") bu dehayı (İng. "genius") içinden çıkartıp geldiği tabiata geri salınca, bu azap verici, problem kaynağı şeyi illa da içinde saklanması gerekmediğini fark edince, yaratıcılık sürecinin etrafındaki ağır endişe de ortadan kalkmış. Bu rahatlamayı sağlayan, Tom'un, bu "Tom olmayan" tuhaf, harici mahluk ile arasındaki tuhaf, garip, şaşılası muhabbet olabilir.

Bu öyküyü duyduktan sonra, öykü benim çalışma şeklimi de değiştirmeye başladı, bir keresinde de beni kurtardı. "Ye, Dua Et, Sev"i yazmaya devam ederken, yine böyle ümitsizliğe yuvarlanacak gibi oldum; çünkü uğraşıyordum, ama bir türlü olmuyordu, felaket olacağını, tüm zamanların en kötü kitabı olacağını düşünmeye başladım. Sadece kötü olacağını düşünmüyordum, tüm zamanların en kötü kitabı olacağını düşünüyordum. Bu projeden vazgeçmem gerektiğini düşünmeye başladım. Ama Tom'un açık havayla konuşmasını hatırladım ve aynısını denedim. Kafamı yazdıklarımdan kaldırdım, ve odanın boş bir köşesine doğru konuşmaya başladım. Yüksek sesle "Dinle beni, mahluk," dedim, "Sen de ben de biliyoruz ki bu kitap iyi çıkmazsa bu sadece benim suçum sayılmaz, değil mi? Çünkü bak ben elimden gelenin tümünü yapıyorum, benden bu kadar. Eğer kitabın iyi olmasını istiyorsan, ortaya çıkıp üzerine düşeni yapmalısın. Ama bak sana ne diyeceğim, eğer yapmazsan, umrumda da değil. Ben yazmaya devam edeceğim çünkü bu benim işim. Yarın öbürgün unutmayalım diye belirtiyorum: Ben üzerime düşeni yapıyorum." (Kahkaha)

Çünkü — (Alkış) nihayetinde, söyleyeceğim şu - yüzyıllar önce, Kuzey Afrika çöllerinde insanlar, ayışığında, sabahlara kadar süren ayinler yapar, kutsal müzik eşliğinde, dans ederlerdi. Her seferinde de çok görkemli olurdu, çünkü dansçılar profesyoneldi, ve dansları müthişti. Ama arada bir, çok nadiren, farklı bir şey olurdu; dansçılardan biri, nefsini bırakıp, transa geçerdi. Herhalde ne demek istediğimi biliyorsunuz, Çünkü hayatınızın bir aşamasında, böyle bir performansla karşılaşmışsınızdır. Sanki zaman durmuş, dansçı da bir kapıdan geçmiş gibi olurdu, aslında önceleri bin kere yaptığı danstan farklı bir şey yapmasa da, herşey düzene girerdi. Birden, insan görünümünü terk ederdi, içinden ve aşağılardan bir nur görünür, hepsi de içlerinde kutsal bir ateş hissederdi.

Bu olay olduğunda, insanlar buna ne ad vereceklerini biliyorlardı, adını söylerlerdi: Ellerini çırpıp, zikre başlarlardı. "Allah, Allah, Allah, Tanrı, Tanrı, Tanrı." İşte bu Tanrı'dır. İlginç bir tarih bilgisi de vereyim — Emeviler Güney İspanya'yı ele geçirdiklerinde, bu geleneği de taşıdılar, yıllar içinde "Allah, Allah, Allah" olan telaffuz bozuldu, "Olé, Olé, Olé"ye dönüştü. Bunu da günümüzde İspanya'da, gösteride imkansız ve büyülü bir şey olduğunda boğa güreşlerinde ve Flamenko danslarında duyarız. "Allah, olé, olé, Allah, muhteşem, bravo," akıl-sır ermez, işte — Tanrı'nın bir tecellisi. Çok güzel, çünkü bu bize gereklidir.

Ama gelin görün ki, bir sonraki sabah uyandığında, dansçı için bir sorun vardır: artık salı sabahıdır; saat 11 olmuştur, ve artık dansçı Tanrı'nın bir tecellisi değildir. Sadece dizleri çok ağrıyan yaşlı bir fanidir, ve belki de bir daha asla aynı şekilde yükselmeyecektir. Ve belki bir daha, ne kadar dönerse dönsün, hiç kimse Tanrı'nın adını zikretmeyecektir Peki o zaman hayatının kalanında ne yapsın? Bu zor. Bu, yaratıcı bir hayatta kabullenilmesi en zor şeylerden biri. Ama belki de bu kadar ızdırab dolu olması gerekmez: eğer baştan beri bu olayın olağandışı niteliğinin kendinden geldiğine inanmadıysan, bunun sadece hayalinin ötesinde bir kaynaktan, hayatının nefis bir parçacığında sana borç verilmiş olduğuna ve bitince de başkasına geçeceğine inanıyorsan, o kadar da zor olmaz. Eğer bunu bu şekilde kabul edersek, bu bir çok şeyi değiştiriyor.

Birkaç ay önce böyle düşünmeye başladım; o zamandan beri de böyle düşünüyorum. Bu aralarda yakında basılacak yeni bir kitaba çalışıyorum, ilk kitabın heyecanla beklenen devamı. Bu tehlikeli heyecan beni korkutuyor.

Ben de, bunu her düşünüp ödüm patladıkça kendime korkmamayı hatırlatıyorum. Yılmamayı hatırlatıyorum. Sadece işimi yapmayı hatırlatıyorum. Yani, üzerime düşeni yapmaya devam etmeyi hatırlatıyorum. Eğer işin dans etmekse, dansını et. Eğer sana bir dörtgöz deha tahsis edilirse de çabalarının arasında aniden bir mucizenin tecellisine tanık olursak, ne diyeceğiz? "Olé!" Yok eğer böyle bir olmazsa, sen yine de dansını et. Yine de sana bir "Olé!" Buna inanıyorum, ve "Yine de sana bir "Olé!"' demeyi, bunu sadece her seferinde inatla ve sevgiyle çaba gösterildiği için söyletmeyi öğretmemiz gerekiyor.

Teşekkürler. (Alkış) Teşekkürler (Alkış)

June Cohen: Olé! (Alkış)