Sebastian Junger
1,306,976 views • 13:28

Gerçekten bir problemim olduğunu fark etmeden önce, savaş muhabiri olarak 15 sene çalıştım. Yanlış giden bir şeyler vardı bende.

9/11'den bir yıl önceydi ve Amerika henüz savaşta değildi. TSSB (travma sonrası stres bozukluğu) henüz gündemde değildi. Travmanın ve savaşın insan psikolojisine olan etkisinden hiç söz etmemiştik bile. Birkaç ay Afganistan'da bulundum. Kuzey İttifakı'nın yanında Taliban'a karşı mücadele veriyorduk. O sırada Taliban'ın hava kuvvetleri vardı. Savaş uçakları, tankları, ağır silahları vardı ve bazı zamanlar gerçekten ağır darbeler yedik. Çok tatsız olaylara şahit olduk. Ama bundan etkilendiğimi hiç düşünmezdim. Buna hiç kafama takmadım.

Yaşadığım yere, evime, New York'a geldim. Sonra bir gün metro alt geçidine inerken, o gün hayatımda ilk defa gerçek korkuyu tatmıştım. Şiddetli bir panik atak geçiriyordum. Afganistan'da bulunduğumdan daha da çok korkunçtu. Gördüğüm her şey sanki beni öldürecekmişcesine geliyordu, ama bunun nedenini açıklayamıyordum. Trenler büyük bir hızla geçip gidiyordu. Çok fazla insan vardı. Işıklar aşırı parlaktı. Çok gürültülüydü, her şey çok hızlı hareket ediyordu. Sütuna tutunarak öylece bekledim. Daha fazla kaldıramayınca da, kendimi istasyondan dışarı attım ve öylece yürüdüm.

Sonrasında anladım ki geçirdiğim şey kısa dönemli TSSB imiş. Travma Sonrası Stres Bozukluğu. Badire süreçlerini atlatmak için hayvanlar, insanlar olarak değişim geçiriyoruz ve hayatınız tehlikedeyse, alışılmadık seslere tepki vermek istiyorsunuz. Az uyuyup erkenden kalkmak istiyorsunuz. Sizi öldürebilecek kâbuslar ve geriye dönüşler yaşamak istiyorsunuz. Kızgın olmak istiyorsunuz, çünkü sizi kavgaya meyilli yapıyor ya da depresyona girerek, kısır döngünün içinden çıkmak istiyorsunuz. Sizi güvende tutuyor. Her ne kadar hoş olmasa da, yenilmekten daha iyidir.

Çoğu insan bunu kolayca atlatmakta. Birkaç hafta, birkaç ay sürüyor. Panik atak geçirmeye devam ettim ama zaman içerisinde kayboldular. Gördüğüm savaşla ilgili olduğuna dair hiç fikrim yoktu. Tek düşündüğüm kafayı yediğimdi ama sonra artık delirmediğimi düşündüm.

İnsanların %20'sinin sonu uzun dönemli TSSB ile sonuçlanıyor. Geçici bir tehlikeye alışmış değiller. Yardım almadıkları sürece, hayatla uyumsuzluk içindeler. Biliyoruz ki uzun dönemli TSSB'ye yatkın olan insanlar, çocukken tacize uğramış, çocukken travma geçirmiş, eğitim düzeyi düşük, ailesinde psikolojik rahatsızlıklar bulunan kimseler. Vietnam'da görev yapmışsanız ve kardeşiniz şizofrense, uzun dönemli TSSB'ye yakalanmanız oldukça yüksektir.

Böylece gazeteci olarak bunun üstünde çalışmaya başladım ve tuhaf bir şeylerin döndüğünü sezdim. Rakamlar ters istikamete gidiyor gibiydi. Ülke olarak savaşmaya başladığımız iç savaşlardan beri, savaşın şiddeti giderek düşüş göstermişti. Sonucunda, can kayıplarında azalmalar yaşanmış, ama sakatlıklar tavan yapmıştı. Değerlerin aynı istikamette gitmesi gerekirken, farklı yönlere gidiyordu.

Tanrıya şükür, Irak ve Afganistan'da yapılan son savaşlarda Vietnam'ın üçte biri kadar can kayıpları yaşandı. Ama bunun yanında — 3 kat daha fazla sakatlıklara neden oldu. ABD ordusunun %10'a yakını savaşta etkin olarak savaştı. %10 veya daha az. İnsanlara kurşun sıkıyor, onları öldürüyor, vuruluyor, arkadaşlarının öldürüldüğünü görüyorlar. Çok sarsıcı bir şey bu. Ama bu ordumuzun %10'u için geçerli bir durum. Halbuki, ordumuzun neredeyse yarısı hükûmetten TSSB için tazminat istediler.

Ve mantıklı olarak intihar bununla çelişmiyor. Hepimiz bu ülkede günde ortalama 22 eski askerin kendilerini öldürdüğünün trajik istatistiğini duymuşuzdur. Pek çok insan, intiharların çoğunun Vietnam Savaşı'ndaki gazilerin neslinden olduğunun ve hayatlarına son vermelerinin ise 50 yıl önceki savaşla alakası olmadığının farkında değil. Gerçek şu ki, savaşla intihar arasında hiçbir istatiksel ilişki yok. Eğer ki orduda ve çok sayıda savaşta yer almışsanız, kendinizi öldürmeye meyliniz katılmamış hâlinizden fazla değil. Aslında, bir çalışmaya göre Irak veya Afganistan'da görev almışsanız, sonraki zamanlarda intihar etmeniz oldukça düşük ihtimaldir.

Üniversitede antropoloji üstünde çalışmıştım. Alan çalışmamı Navajo bölgesinde yaptım. Navajo'nun uzun mesafeli koşucuları hakkında tez hazırladım. Ve şu sıralarda, TSSB üzerinde araştırmamı yaparken, aklıma bu geldi. Gençken yaptığım araştırmayı hatırladım ve dedim ki eminim Navajo, Apaçiler, Komançiler, -demek istediğim, bunlar savaşçı milletler- eminim ki onlar bizler gibi TSSB olayını yaşamamışlardır. Askerleri ABD ordusuyla savaştıktan sonra geri geldiklerinde veya birbirleriyle didiştiklerinde eminim ki kabile hayatına kolayca geri dönmüşlerdir.

Belki, uzun dönemli TSSB'nin oranlarını belirleyen şey, orada ne yaşadığımız değil, geri döndüğümüz toplum yapısıdır. Belki de, birbirine bağlı bir topluma geri dönmüşseniz, travmadan paçayı kolayca sıyırabilirsiniz. Eğer ki, birbirine yabancı, modern bir topluma geri dönerseniz, tüm hayatınıza sarsıntıya uğramış bir biçimde devam edebilirsiniz. Bir diğer deyişle, belki de sorun gaziler değil, belki de sorun bizizdir.

Kesinlikle sahip olduğumuz her ölçüyle modern toplum insan ruhu konusunda zor. Bir toplumda zenginlik giderek arttıkça, intihar oranları düşeceği yerde, giderek artış gösterir. Modern bir toplumda yaşıyorsanız, ömrünüz boyunca depresyondan kıvranmanız, kırsal, yoksul bir kesimdeki yaşamanızdan, 8 kat daha kuvvetlidir. Modern toplum insanlık tarihinin en yüksek intihar, depresyon, endişe, yalnızlık ve çocuk istismarı oranlarını üretti. Gördüğüm bir çalışma, Afrika'nın en yoksul ülkesi olan, çarpıklaşmanın, şiddetin ve yozlaşmanın eksilmediği Nijerya'daki kadınları, Kuzey ABD'deki kadınlarla karşılaştırıyordu. En yüksek depresyon oranı Kuzey ABD'de yaşayan şehirli kadınlara aitti. Ayrıca bunlar en zengin gruptu.

Şimdi ABD ordusuna geri dönelim. Savaşan %10'luk kısma. %50'sine yakını TSSB tazminatı için başvuru yaptılar. Gazilerin %40 kadarı dışarıdayken travma geçirmedi ama evlerine döndüklerinde dışlanmış olduklarını keşfettiler ve depresyona girdiler. Öyleyse onların nesi var? Bu insanlara neler oluyor? Sıkıntı içinde olan ama nedenini anlayamayan %40'a...

Belki de nedeni şudur: Ülke dışındayken birliklerinde kabilemsi bir iç içelik tecrübe etmişlerdir. Birlikte yiyip içmişler, birlikte uyumuşlar ve birlikte göreve gitmişlerdir. Birbirlerine canlarını emanet etmişlerdir. Sonrasında eve gelmişler ve bunları bırakmak zorunda kalmışlar ve askerde bulunmamış bir kişi için bile zor olan modern bir topluma geri dönmüşlerdir. Bu herkes için zor bir şey.

Ve biz hâlâ travmaya, TSSB'ye odaklanıyoruz. Ama bu insanların çoğu için, travma değildir belki. Demek istediğim, kesinlikle askerler sarsıntıya uğramıştır ve böyle olanların bunun için tedavi edilmeleri gerekir. Ama çoğu için, onların canını sıkan şey belki de ötekileşmedir. Yani, belki bunun için yanlış kelimeyi kullanıyoruzdur ve dilimizi, anlayışımızı değiştirmek biraz yardımcı olabilir. ''Savaş sonrası ötekileştirme bozukluğu.'' Belki sadece bunu belirtmek bile o insanların bazılarının yaşanan duyguyu açıklamak için aslında olmamış bir travmayı hayal etmeyi bırakmasına sebep olabilir. Ve aslında bu çok tehlikeli bir his. Yabancılaşma ve depresyonun intihara kadar yolu var. Bu insanlar tehlike altında. Nedenini anlamak çok önemli.

İsrail ordusunda TSSB oranı %1 civarlarında. Teoride, İsrail'deki herkes orduya hizmet etmekle yükümlü. Askerler cepheden geri döndüklerinde, askeriyeden çıkıp sivil bir ortama doğru açılmıyorlar. Herkesin askeriyeden anladığı bir çevreye geri dönüyorlar. Herkes içinde bulunmuş veya bulunacaktır. Herkes onların bulundukları durumu anlamakta. Büyük bir ailenin parçası gibiler.

Biliyoruz ki bir deney faresini alıp sarsıntıya uğratarak onu bir kafese tıkarsak, travma semptomlarını süresiz devam ettirebilirsiniz. Eğer aynı deney faresini alıp onu diğer farelerle bir kafese koyarsak, birkaç hafta sonra durum iyileşir.

9/11'den sonra, New York'taki cinayet oranları %40 azaldı. İntihar oranları düştü. 9/11'den sonra New York'taki şiddet suçu oranları düştü. TSSB geçiren eski savaş gazileri bile 9/11 olayı yaşandıktan sonra semptomların azaldığını söylediler. Bunun sebebiyse, tüm topluluk sarsıldığında ayrı düşmeyiz ve birbirimize döneriz. Tutunuruz. Birleşiriz. Kısacası, birbirimize yapışırız ve birleşme süreci bizi iyi hissettirir, bu bizim için iyidir de. Akıl sağlığı problemleriyle boğuşan insanlara bile yardımı dokunur. Londra'daki hava saldırısı sırasında psikiyatri hastaneleri kabulleri düşüşe geçti.

Bir süreliğine de olsa, Amerika ABD askerlerinin birleşmiş bir ülkeye döndüğü bir yer hâline gelmişti. Birbirimize kenetlenmiştik. Karşımızda duran tehditi anlamaya çalışmıştık. Kendimize ve dünyaya yardım etmek için çabalamıştık. Ama bu artık değişti. Şu an, Amerikalı askerlerin, Amerikalı gazilerin döndükleri ülke feci şekilde bölünmüş, iki politik partinin birbirlerini ihanetle, vatan haini olmakla suçladığı, kendi ülkelerinin güvenliğini ve refahını indirgemeye çalışmakla suçladığı bir ülke. Zenginle fakir arasındaki uçurum her zamankinden daha da açık. Giderek de açılmakta. Irklar arasındaki ilişkiler bozuk. Sokaklarda ırklar arasındaki adaletsizlik yüzünden protestolar, hatta kargalaşalar çıkıyor. Ve gaziler biliyor ki kendine bu şekilde davranan her toplum -aslında, kendine bu şekilde davranan her müfreze- hayatta kalamaz. Bunlara alıştık artık. Gaziler uzaklara gidip geldiler ve kendi ülkelerini çıplak gözlerle görüyorlar. Neler olduğunun farkındalar. Uğruna savaştıkları ülke bu işte. Boşuna depresyonda değiller. Boşuna korkmuyorlar.

Bazen kendimize gazileri kurtarıp kurtaramayacağımızı soruyoruz. Bana kalırsa asıl soru: Acaba kendimizi kurtarabilir miyiz? Kurtarırsak eğer, gaziler daha hoşnut olacaktır kanımca. Bu ülkenin birleşmesinin tam zamanı, sırf bizi korumak için savaşan erkek ve kadınların hatırı için.

Çok teşekkür ederim.

(Alkışlar)