3,110,919 views • 17:52

[Ruhani Lider Papa Francis Vatikan'da filme çekildi İlk kez TED2017'de gösterildi] İyi akşamlar -veya iyi sabahlar- orada saatin kaç olduğundan emin değilim! Saat kaç olursa olsun, konferansınıza katılıyor olmaktan çok mutluyum. Konferansınızın ismini de çok beğendim: ''Gelecekteki Sen'' çünkü yarına bakmak, geleceğe ''sen'' gözüyle bakmak için bugünkü bir diyaloğa davettir. ''Gelecekteki Sen.'' Gelecek ''sen'' lerden oluşuyor, karşılaşmalardan oluşuyor çünkü hayat diğerleriyle ilişkilerimiz doğrultusunda akıyor. Hayatın çoğunluğu herkesin varlığının birbirine derinden bağlı olduğuna, hayatın sadece geçmekte olan bir zamandan değil de, etkileşimlerimizden oluştuğuna olan inancımı güçlendirdi. Hastalardan, daha parlak bir gelecek arayışlarında zorluklarla karşılaşan mültecilere, yüreklerinde cehennem ağrısı çeken hapishane mahkumlarından, birçoğu genç olan ama iş bulamayanlara, insanlarla tanıştıkça veya hikayelerini duydukça kendimi şunu düşünürken buluyorum: ''Neden ben değil de onlar?'' Ben de mülteci bir ailede doğdum; babam, büyükannem ve büyükbabam, birçok diğer İtalyan gibi, ülkelerinden ayrılıp Arjantin'e giden ve hiçbir şeyi olmayanların kaderlerini paylaştı. Ben de kolayca bugünün ''dışlanmış'' insanları arasında olabilirdim. İşte bu yüzden kendime, içtenlikle bu soruyu soruyorum: ''Neden ben değil de onlar?'' Öncelikle bu konferans bize şunu hatırlatirsa çok sevinirim: Hepimiz birbirimize muhtacız, hiçbirimiz bir ada değiliz, veya başkalarından ayrık, tek başına duran, bağımsız bir ''ben'' değiliz ve geleceği sadece birlikte olarak, herkesi dahil ederek inşa edebiliriz. Çoğu zaman düşünmesek de, her şey aslında birbirine bağlıdır ve bağlantılarımızı yeniden sağlıklı kılmamız lazım. Kalbimde kardeşlerime karşı tuttuğum, katı düşünceler, kabuk bağlayamamış yaralar, hiç affedilmemiş dargınlıklar, hatalar, beni de yaralayacak hınçlarım, içimde taşıdığım savaşların ensanteneleri, kalbimin derinliklerinde, daha alevlenmeden söndürülmesi ve sadece küllerinin kalması gereken bir kordur. Bugünlerde birçoğumuz, mutlu bir geleceğin elde edilmesinin imkansız olduğunu düşünüyoruz. Bu gibi endişeler ciddiye alınması gerekse de, mağlup edilmeleri zor değildir. Bu düşünceler, kapımızı dış dünyaya kilitlemediğimiz zaman yenilebilirler. Mutluluk ancak bütünün ve parçalarının uyumunda keşfedilebilir. Bilim bile - benden daha iyi bilirsiniz - elementlerin birbirine kenetlendiği ve etraflarıyla etkileşim içinde olduğunu yansıtan bir gerçeği işaret ediyor. İşte bu da beni ikinci mesajıma getiriyor: Bilimin gelişimi ve teknolojik ilerleme daha çok eşitlik ve sosyal içermeyi de yanında getirse ne kadar müthiş olurdu. Uzaklardaki gezegenleri keşfederken, yörüngemizdeki kardeşlerimizin ihtiyaçlarını da yeniden keşfedebilmek ne kadar müthiş olurdu. Birlik beraberligin, bu güzel, ama bazen zahmetli olan kavramın, sadece sosyal hizmetle sınırlı olmadan, siyasi, ekonomik ve bilimsel tercihlerimizde ve bireysel, halklar, ülkeler arası ilişkilerimizde de, ilk tavrımız ve bakış açımız haline gelmesi ne kadar müthiş olurdu. İnsanları ancak beraberlik için eğiterek ''tüketme kültürümüzden'' vazgeçebiliriz. Bu, sadece yiyecek ve ürünler için geçerli değil bizler fark etmeden, insanların ürünlerini, insanlardan önemli kabul ediyoruz ve teknolojik-ekonomik sistemlerimiz insanları kenara itiyor. Birlik olmak birçoğunun sözlüklerden silmek istediği bir sözcük olsa da otomatik bir mekanizma değildir. Programlanıp kontrol edilemez. Bu herkesin kalbinde oluşan özgür bir tepkidir. Evet bu, özgür bir tepkidir! Çünkü eğer bir insan hayatın, tüm çelişkilerine rağmen, bir lütuf olduğuna, sevginin hayatın kaynağı ve anlamı olduğunun farkına vardığında başka bir insana yardım etme güdüsüne nasıl karşı koyabilir? İyilik yapabilmek için hafızaya, cesarete ve yaratıcılığa ihtiyacımız var. TED'in de birçok yaratıcı zekayı bir araya getirdiğini biliyorum. Evet sevgi yaratıcı, hakiki ve içten bir tavrı zorunlu kılar. İyi niyet ve geleneksel formüller, vicdanımızı sık sık yatıştırsa da yeterli değildir. Hep birlikte hatırlamak için birbirimize yardım edelim, ''diğer'' bir istatistik veya bir sayı değildir. ''Diğer''lerinin bir yüzü var. ''Sen'' hep bir gerçek varlıksın, bakılması gereken bir birey. Hazreti İsa'nın anlattigi, rahatsız olmak istemeyenler ve diğerlerine yardım elini uzatanlar arasındaki farkı anlamamızı sağlayan bir hikayesi var. İyi Samiri'nin hikayesini daha önce de duymuşsunuzdur. Hazreti İsa'ya ''Komşum kimdir?'' yani ''kime yardımcı olmalıyım?'' diye sorduklarında, cevap olarak, şiddete maruz kalmış, soyulmuş, dövülmüş ve toprak bir yolun kenarındatek başına bırakılmış bir adamın hikayesini anlatmış. Bir rahip ve bir Levi, çağın en nüfuzlu insanları, bu adamı gördükleri zaman, yardım etmeye durmadan adamın yanından yürüyüp geçmişler. Bir zaman sonra, etnik olarak dışlanan, bir Samiri bu adamın yanından geçerken yerde yatan yaralı adamı görünce, onu gözardı etmemiş. Aksine bu adama şefkat duymuş, bu da onun hareketlerine yön vermiş. Adamın yaralarına yağ ve şarap dökmüş, onu bir konağa götürmüş ve adama bakmaları için kendi cebinden ödemiş. Bu hikayedeki merhametli adam bugünkü insanlığın hikayesidir. İnsanların yolları acılarla sarılı ve her şey insanlar yerine para ve obje merkezli. Çoğu zaman bir alışkanlık olarak kendilerine ''saygın'' diyen insanlar diğerlerine yardım etmeyip binlerce insanı, bazen bir toplumun tümünü, yolun kenarında bırakıyorlar. Şanslıyız ki, bir de yeni bir dünya yaratanlar var, diğerleriyle kendi ceplerinden ödeyerek dahi ilgilenenler. Rahibe Teresa der ki: ''Kendinden vermeden kimse sevemez.'' Yapmamız gereken çok şey var ve bunları birlikte yapmalıyız. Ama bunu her gün kötülük solurken nasıl yaparız? Tanrıya şükürler olsun hiçbir sistem kalbimizin derinliklerinden gelen iyiliğe açılma arzumuzu, şefkate ve kötülüğe karşı koyma kapasitemizi yok edemez. Şimdi bana diyebilirsiniz ki "Bunlar güzel sözler, ama ben ne İyi Samari'yim ne de Rahibe Teresa'yım." Aksine, hepimiz değerliyiz, her birimiz. Tanrı'nın gözünde her birimiz eşsiziz. Günümüzün karanlık çatışmalarında, her birimiz, karanlığı aydınlığın yeneceğini hatırlatan ve asla karanlığın kazanmayacağını anlatan, birer parlayan mum olabiliriz. Hristiyanlar için, geleceğin bir ismi var ve bu ismin adı Umut. Umutlu olmak, saf bir iyimser olmak veya insanlığın yüzleştiği trajediyi göz ardı etmek demek değildir. Umut kalbin bir meziyetidir, kendini karanlığa kilitlemez, geçmişte sayıklamaz, şimdiki zamanda salınmaz, bir gelecek görür. Umut geleceğe açılan bir kapıdır. Umut, hayatın gösterişsiz ve gizli bir tohumudur, zamanla bir ağaç olur. Ekmeğin kabarmasını sağlayan gizli bir maya gibidir, hayatın her yanına tat katar. Birçok şey yapabilir, çünkü umutla beslenen bir ışık kıpırtısı, karanlığın siperini kırmaya yeterlidir. Tek bir birey, umudun yaşaması için yeterlidir ve bu birey siz olabilirsiniz. Daha sonra başka bir ''sen'' ve başka bir ''sen'' olacak ''biz''e dönüşecek. Peki umut ''biz''e ulaştığımızda mı başlayacak? Hayır. Umut tek bir ''sen'' le başlar. ''Biz'' olduğumuzda bir devrim başlar. Bugün paylaşmak istediğm üçüncü mesaj tam da bu devrimle ilgili: duyarlılık devrimi. Duyarlılık nedir? Bir araya gelen sevginin gerçekleşmesidir. Kalplerimizden başlayıp gözlerimize, kulaklarımıza ve ellerimize ulaşan bir harekettir. Duyarlılık, gözlerimizi diğerlerini görmek için, kulaklarımızı diğerlerini duymak, çocukları, fakirleri, gelecekten korkanları dinlemek içindir. Sessizce ortak evimize ağlayanları, hastalanmış ve kirlenmiş dünyamızı dinlemektir. Duyarlılık, ellerimizi ve kalbimizi, bir başkasını teselli etmek, ihtiyacı olanlarla ilgilenmek için için kullanmaktır. Duyarlılık, küçük çocukların dilidir, diğerlerine muhtaç olanların. Bir çocuğun annesi ve babası için duyduğu sevgi, onların duyuları, gözleri, sesleri ve onların duyarlılıklarıyla büyür. Çocuklarına konuşan ebeveynleri görünce, küçük çocukla aynı seviyeye inmelerini ve aynı iletişim seviyesinde buluşmalarını görmek hoşuma gidiyor. Bu duyarlılıktır: diğeriyle aynı seviyede olmak. Tanrı da bizim seviyemize gelebilmek için Hz. İsa'ya alçalmış Bu İyi Samari'nin de aldığı yolun aynısıdır. Bu Hz. İsa'nın yoludur. Kendini alçaltıp tüm insani varlığını, gerçek ve hakiki sevginin dilini uygulamaya adadı. Evet, duyarlılık yolu bir seçimdir en güçlü, cesur kadınlar ve erkekler için. Duyarlılık bir zaafiyet değildir, bir güçtür. Bu birliğin yolu, mütevaziliğin yoludur. Lütfen açık bir şekilde söylememe izin verin: ne kadar güçlü olursanız, hareketlerinizin insanların üstünde etkisi o kadar artacak ve mütevazi ve duyarlı şekilde hareket etme sorumluluğunuz olacak. Aksi halde, gücünüz sizi, siz de başkasını mahvedeceksiniz. Arjantin'de bir atasözü vardır: Güç aç karnına içki içmek gibidir. Eğer gücünü, mütevazilik ve duyarlılıkla birleştirmezsen, başın döner, sarhoş olur, dengeni kaybedersin ve kendine ve etrafındakilere zarar verirsin. Oysa mütevazilik ve hakiki sevgi ile, en büyük en kuvvetli güç, iyiliğe hizmet eden bir araç olacaktır. İnsanlığın geleceği sadece politikacıların, büyük liderlerin veya büyük şirketlerin ellerinde değildir Evet, bunlar büyük bir sorumluluk taşıyorlar. Ama daha da önemlisi gelecek, başkalarını ''sen'' ve kendilerini de ''biz'' in bir parçası, olarak görenlerin ellerindedir. Hepimiz birbirimize muhtacız. İşte bu yüzden beni ve de duyarlılığı düşünün ki bana diğerlerinin iyiliği, herkesin, hepinizin hepimizin iyiliği için verilmiş görevi yerine getirebileyim. Teşekkür ederim.