David Kelley
5,825,255 views • 11:46

Bugün size yaratıcı özgüvenden bahsetmek istiyorum. Çok gerilerden Ohio, Barberton Oakdale School'da üçüncü sınıftan başlayacağım.

Bir gün en yakın arkadaşım Brian bir proje üzerinde çalışıyordu. Öğretmenimizin musluğun altında sakladığı kilden bir at yapıyordu. Ve bir ara, onun masasında oturup ne yaptığını gören kızlardan biri ona eğildi ve dedi ki, "Berbat görünüyor. Bunun hiçbir şeyi ata benzemiyor." Brian'ın omuzları düştü. Yaptığı atı bozdu ve çöpe attı. Brian'ı bir daha öyle bir proje yaparken görmedim.

Ve bunun ne sıklıkta olduğunu merak ediyorum. Ne zaman Brian'ın bu hikayesini sınıfıma anlatsam öğrencilerimin çoğu dersten sonra gelip öğretmenlerinin onları susturdukları ya da arkadaşlarının onlara resmen acımasız davrandıkları benzer hikayeleri anlatmak istiyorlar. Ve bazıları artık yaratıcı olduklarını düşünmekten vazgeçmişler. Görüyorum ki bu vazgeçme, geri çekilme çocuklukta oluyor ve yetişkin yaşamınızı da etkileyecek şekilde gittikçe içinize yerleşiyor ve kökleniyor.

Evet bunu çok görüyoruz. Düzenlediğimiz workshoplarda ya da ve müşterilerin yan yana çalıştıkları ortamlarda çalışmalarımızın bulanıklaştığı anlar oluyor. Ve sonunda bazı kodaman yöneticiler Blackberry'lerini çıkarıp çok önemli bir telefon görüşmesi yapmaları gerektiğini söylüyorlar ve çıkışa yöneliyorlar. O kadar rahatsız oluyorlar ki. Onları takip edip sorunun ne olduğunu sorduğumuzda ise "Bende o yaratıcılık kanı yok" gibi bir cevap veriyorlar. Ama biz bunun doğru olmadığının farkındayız. Programa bağlı kalırlarsa, çalışmaya devam ederlerse, sonunda inanılmaz şeyler yapıyorlar ve kendilerinin ve takımlarının aslında ne kadar yenilikçi oldukları konusunda şaşırıyorlar.

Ben de bir süredir bu sahip olduğumuz yargılanma korkusunu inceliyorum. Yaparsanız yargılanacağınızdan korktuğunuz için yapmadığınız şeyleri. "Eğer gerçekten yaratıcı olan şeyi söylemezseniz yargılanırsınız" korkusunu. Psikolog Abert Bandura ile tanışmam benim için bu konuda büyük bir ilerleme sağladı.

Albert Bandura'yı tanıyıp tanımadığınızı bilmiyorum. Ama Wikipedia'yı açarsanız, kendisinin tarihreki en önemli dördüncü psikolog olduğunu görürsünüz. Yanı Freud, Skinner, birisi daha ve Bandura. Bandura 86 yaşında ve hala Stanford Üniversitesi'nde çalışıyor. Ve çok sevimli biri.

Kendisini ziyaret ettim, çünkü benim de oldukça ilgimi çeken fobiler üzerindeki araştırmasını yeni bitirmişti. İnsanları çok kısa sürede tedavi edebildiği kendi yolunu, metodolojisini geliştirmişti. Dört saat içinde, fobisi olanları tedavi etme oranı inanılmaz yüksek. Ve neden bilmiyorum ama, yılanlardan bahsettik. Yılanlardan ve bir fobi olarak yılan korkusundan bahsettik.

Bu çok eğlenceli ve çok ilginçti. Bana deneği içeri davet ettiğini ve "Biliyor musun, yan odada bir yılan var ve birazdan oraya gideceğiz" dediğini söyledi. Söylediğine göre deneklerin çoğu "Asla olmaz, içeride yılan varsa kesinlikle oraya gitmem" dediklerini söyledi.

Ama Bandura'nın çok başarılı ve adım adım uyguladığı bir yöntem vardı. Deneklere, yılanın onları göremeyeceği şekilde yılanın olduğu odayı gösterip rahatlamalarını sağlıyordu. Ve birkaç adım sonra onları yılanın olduğu odanın kapısı açık olacak şekilde kapının önüne götürüyordu. Ve rahatlamalarını sağlıyordu. Ve birçok küçük bebek adımları sonunda odanın içine girip, bir kaynakçı gibi deri eldivenlerle yılana dokunuyorlardı. Ve yılana dokunduklarında aslında her şey iyiden de öteydi. Hayatları boyunca yılanlardan korkmuş bu insanlar artık "Şu yılanın ne kadar güzel olduğuna bak." gibi şeyler söylüyorlardı. Veya yılanı kucaklarına alıyorlardı.

Bandura bu işleme "kılavuzlu hakimiyet" diyor. "Kılavuzlu hakimiyet", bu terimi seviyorum. Ve başka bir şey daha oldu; bu işlemden geçen ve yılana dokunan bu insanlar sonunda hayatlarındaki diğer meselelerden de daha az kaygı duymaya başladılar. Daha da gayret ettiler, azmettiler ve sonunda başarısızlık karşısında kendilerini daha çabuk toparlayabildiler. Yani yeni bir özgüven kazandılar. Bandura bu özgüveni "kendine yararlılık" diye adlandırıyor, yani dünyayı değiştireceğinize ve yapmayı düşündüğünüz şeyi yapacağınıza inanmak.

Bandura'yla buluşmak benim için gerçekten vurucuydu çünkü öğrendim ki, bu ünlü bilimci 30 yıldır varlığına tanıklık ettiğimiz bir şeyi belgelemiş ve bilimsel olarak onaylamış. O da şu ki: yaratıcı olmadıklarından korkan insanları alıp onlara küçük küçük adımlar attırarak, mesela küçük başarılar tattırarak, bu insanların bu korkuyu yatkınlığa çevirip, kendilerini şaşırtmalarını sağlayabiliriz. Bu dönüşüm inanılmaz.

Bunu tasarım okullarında sürekli görüyoruz. Farklı farklı tarzlarda yetiştirilmiş insanlar, kendilerini yalnızca analitik düşünen bireyler olarak görüyorlar. Ve bize gelip bu süreçten geçince, bizim sürecimizden geçince, özgüvenleri gelişiyor ve kendilerine bakışları değişiyor. Ve etrafta yaratıcı bireyler olduklarına inanarak dolaşabildikleri için duygusal olarak çok coşkulu hissediyorlar.

Ben de düşündüm ki bugün yapacağım şeylerden biri, sizi bu yolculuğa çıkarıp, nasıl bir şey olduğunu göstermek olabilir. Bana göre bu yolculuk Doug Dietz'e benziyor. Doug Dietz teknik bir adam. Kendisi tıbbi görüntüleme ekipmanları tasarlıyor, büyük tıbbi görüntüleme ekipmanları. GE'te (General Electric) çalıştı ve muhteşem bir kariyeri var. Ancak bir noktada bir kriz yaşadı.

Hastanede, tasarladığı MRI makinalarından birini kullanımdayken inceliyordu ve genç bir aile gördü. Orada küçük bir kız vardı; kız ağlıyordu ve çok korkmuştu. Doug hastaların yaklaşık yüzde sekseninin MRI makinesine girebilmek için sakinleştirici almaları gerektiğini öğrendiğinde hayal kırıklığına uğradı. Bu Doug için gerçekten hayal kırıklığı demekti, çünkü bunu görmeden önce yaptığı şeyle gurur duyuyordu. Bu makinayla hayatlar kurtarıyordu. Ama bu makinanın çocuklarda sebep olduğu korkuyu görmek onu gerçekten üzdü.

O aralar Stanford'un tasarım derslerine gidiyordu. Bizim sürecimizi öğreniyordu, tasarım, empati kurma ve tekrarlayan prototip hakındaki sürecimizi. Ve bu yeni bilgiyi alıp oldukça sıradışı birşeyler yaptı. MR çekilme deneyimini yeni baştan tasarladı. Ve ortaya şu çıktı.

Çocuklar için bir macera. Duvarları boyadı, makineyi boyadı, ve operatörlerin, çocuk müzesi çalışanları gibi çocukları iyi tanıyan birilerinden yeniden eğitim almasını sağladı. Ve şimdi bir çocuk geldiğinde, bir deneyim oluyor. Ve onlarla geminin sesleri ve hareketleri hakkında konuşuluyor. Ve girdiklerinde, diyorlar ki, "Tamam, şimdi bir korsan gemisine giriyorsun, ama sakın kıpırdama çünkü korsanların seni bulmasını istemeyiz."

Ve sonuçlar inanılmazdı. Yani sakinleştirici verilmesi gereken çocukların oranı yüzde 80 iken, yüzde 10 gibi bir orana düşüverdi. Tabi hastane ve GE de gayet memnun oldular. Çünkü artık her an anestezisyen çağrılması gerekmiyordu ve bir günde daha çok çocuğun işlemi tamamlanıyordu. Böylece sayısal sonuçlar harikaydı. Ama Doug'ın umursadığı sonuçlar niteliksel olanlardı. Bir ara, MR makinesinin içindeki çocuğunu bekleyen bir annenin yanındaydı. Ve küçük kız makineden çıktığında annesine koşup, "Anne, yarın da gelebilir miyiz?" diye sordu. (Kahkahalar)

Doug bana şahsi değişiminin ve bu sayede kazandığı ilerlemesinin hikayesini çok defa anlattı, ama bu küçük kızın hikayesini gözündeki yaşlar olmadan anlatırken hiç görmedim.

Doug'ın hikayesi bir hastanede geçiyor. Ben de hastanelere dair bir iki şey bilirim. Birkaç yıl önce boynumun kenarında bir şişlik hissettim, ve artık MR çekilme sırası bana gelmişti. Kanserdi. Kötü huylu. Bana yaşama şansımın yüzde 40 olduğunu söyledier.

Orada diğer hastalar etrafıızda pijamalarınızla otururken ve herkes solgun ve zayıfken ve gama ışıklarında taranma sırasının size gelmesini beklerken, kafanızdan çok şey geçer. Çoğunlukla da "Acaba kurtulacak mıyım?" sorusu. Ben en çok şunu düşündüm: "Ben olmadan kızımın hayatı neye benzeyecekti?" Başka şeyler de düşünürsünüz. Dünyaya neden geldiğimi de çok düşündüm. Amacım neydi? Ne yapmalıydım? Ben şanslıydım çünkü çok seçeneğim vardı. Sağlık ve sıhhat üzerine çalışıyorduk, ve Gelişen Dünya üzerine. Ve böylece üzerine çalışabileceğim birçok projem oldu. Ama kendimi başka bir şeye adadım, en çok yapmak istediğim şeye — yardım edebileceğim kadar insanın yaratıcılıklarına olan güvenlerini yeniden kazanmalarını sağlamak. Ve kurtulduğumda, yapmak istediğim şey buydu. Gördüğünüz gibi, kurtuldum.

(Kahkahalar)

(Alkışlar)

İnanıyorum ki, insanlar bu güveni kazandığında — ki biz bunu IDEO'da hep görüyoruz — hayatlarında gerçekten mühim olan şeyler için çalışmaya başlıyorlar. İnsanların yaptıkları şeyleri bırakıp yeni yollara gittiklerini görüyoruz. Onların daha çok sayıda ilginç fikirler üretebildiklerini görüyoruz. Böylece daha iyi olan fikri seçebiliyorlar. Ve daha iyi kararlar verebiliyorlar.

Biliyorum ki TED'de dünyayı değiştirecek bir şeyler sunmanız gerekiyor. Herkesin dünyayı değiştirecek şeyleri var. Ve benimki ise bu. Bunun gerçekleşmesini sağlamak. Umarım bu hedefimde siz de bana katılırsınız — fikir önderleri olarak. İnsanların dünyayı yaratıcı-olanlar ve yaratıcı-olmayanlar olarak ikiye bölmelerine müsade etmemeniz harika olurdu ve yaratıcılığın insanın içinde olduğunu görmelerini sağlamanız. Ve o insanlar içlerindeki yaratıcılığı açığa çıkarmalılar. Bandura'nın öz-yeterlilik dediği şeye ulaşmalılar, hedeflediklerine ulaşmalılar ve yaratıcı güven denen yere ulaşıp bir yılana dokunabilmeliler.

Teşekkürler.

(Alkışlar)