2,723,284 views • 19:15

Bir gözlemle başlamak istiyorum Geçen yıl boyunca eğer birşey öğrendimse o da, yavaşlıkla ilgili bir kitap yayınlamak için promosyon konusunda gerçekten hızlı hareket edilmesi gereğinin super ironisidir. Bu günlerde zamanımın çoğunu şehirden şehire, stüdyodan stüdyoya, görüşmeden görüşmeye koşuşturmakla geçiriyor gibiyim, kitabı gerçekten ufak, tadımlık boyutunda parçalar halinde sunarak. Çünkü bu günlerde herkes nasıl yavaşlanacağını bilmek istiyor, ancak, nasıl yavaşlanacağını gerçekten hızlıca öğrenmek istiyorlar. Geçen gün CNNe çıktım. Makyaj için yayında konuştuğumdan fazla zaman harcadım. Ve sanıyorum ki bu, o kadarda süpriz değil, öyle mi? Çünkü şu anda yaşadığımız dünya, bu türden bir dünya, hızlı sarma modunda takılmış bir dünya.

Hız saplantılı bir dünya, herşeyin daha hızlı yapıldığı; daha az zamana daha fazlanın tıkıştırıldığı. Günün her anı, zamana karşı bir yarış olarak hissediliyor. Carrie Fisher'den, içimde biyomda olan bir ödünç cümle: işte yine sarfedeceğim: "Bugünlerde yerçekimi bile çok zaman alıyor" Ve yapılacakları daha iyi yapmaya nasıl çalıştığımızı düşünürseniz; ne yapıyoruz? Hızlandırıyoruz, değil mi? Yani, tuşluyorduk, şimdi hızlı modda tuşluyoruz. Okuyorduk, şimdi hızlı okuyoruz. Yürüyorduk, şimdi hızlı yürüyoruz. Ve tabiiki randevulaşıyorduk, şimdi hızlı randevulaşıyoruz. Ve doğası gereği yavaş olan şeyleri dahi— hızlandırmaya çalışıyoruz. Ha, geçenlerde New Yorkdaydım, ve bir spor salonunun önünden geçerken, camda yeni bir kursun tanıtımı vardı, yeni bir akşam kursu. Ve bu, tahmin edin ne içindi, hızlı yoga. Bu, zaman-delisi profesyoneller için mükemmel bir çözüm. Biliyorsunuz, güneşin doğuşunu selamlamak isteyen, ancak buna sadece 20 dakika kadar ayırabilecek onlar. Söylemek istediğim, bunlar aşırı türden örnekler ve bunlar eğlendirici ve gülmek için güzel örnekler.

Ancak, ciddi bir nokta var, ve bence günlük hayatın delice akışı içinde çoğu zaman bu, cadde koşucusu tarzı yaşamın bize verdiği zararı gözden kaçırıyoruz. Hız kültürüyle öyle bir marine olmuş vaziyetteyiz ki neredeyse bunun, hayatımızın her alanındaki maliyetini farketmekte başarısız oluyoruz. Sağlığımız, beslenmemiz, işimiz ilişkilerimiz, çevre ve toplumumuz üzerindeki maliyet. Ve bazen bir uyan zili gerekiyor, bize koşuşturduğumuzun, yaşamımız olduğu gerçeğini hatırlatacak, güzel bir yaşam yerine, gerçekte yaşadığımızın hızlı yaşam olduğu gerçeğini. Çoğu insan için uyan zilinin bir hastalık biçiminde geldiğini sanıyorum. Anlıyorsunuz, devrelerin yanması ve neticede vücudun "artık daha fazla dayanamıyorum" demesi ve havlu atması. veya bir ilişkinin duman içinde uçup gitmesi çünkü zamanımız ya da sabrımız ya da başka birisiyle olacak huzurumuz, onları dinleyecek zamanımız yoktur.

Benim uyan zilim, oğluma yatak zamanı masalları okumaya başladığımda çaldı. ve günün sonunda oğlumun odasına gittiğimde yavaşlayamadığımı gördüm. "Şapkadaki kedi"yi hızlı modda okuyordum. Anlıyorsunuz işte, bazen satırları, bazen paragrafları ve bazen de tüm sayfayı atlıyordum. Ve tabiiki küçük oğlum kitabı ezbere biliyordu ve neticede tartışıyorduk. Günün, en rahat, en özel, en sıcak olması gereken zamanı, bir babanın oturup oğluna okuduğu zaman, isteklerin gladyatörvari savaşlarına dönüşmüştü; benim hızım ve benim...— veya benim hızımla onun yavaşlığı arasında bir çatışma. Ve bu durum bir süre devam etti, kendimi, hızlı insanlar için zaman tasarrufu tavsiyeleri içeren bir gazete makalesini scan ederken yakalayana kadar. Tavsiyeleden birisi, "Bir dakikalık yatak zamanı hikayeleri" adında bir kitap serisini referans olarak veriyordu. Bunları şimdi söylemeye ürperiyorum, ancak, o zamanki reaksiyonum çok farklıydı. İlk refleksim, "Hallelujah—ne müthiş bir fikir! Bu, hikaye işini daha da hızlandırmam için tam aradığım şey." demek oldu. Ancak, ne mutluki kafamda bir lamba yandı ve sonraki reaksiyonum çok farklıydı, bir adım geri çekildim ve "whoa—gerçekten bu noktaya geldi mi? Gerçekten günün sonunda oğlumu savuşturacak kadar bir acelem var mıydı?" diye düşündüm. Ve gazeteyi bir tarafa bıraktım— ve bir uçağa biniyordum— ve bir yere oturdum, ve uzun zamandır yapmadığım bir şey yaptım—hiçbir şey. Sadece düşündüm, uzun ve derin düşündüm. Uçaktan indiğimde, bu knuda birşey yapmaya karar vermiştim. Bütün bu cadde koşucusu kültürünü araştırmak istiyordum, bana ve tüm herekese ne yaptığını.

Kafamda iki soru vardı. Birincisi, nasıl bu kadar hızlandık? İkincisi, yavaşlamak mümkün müdür? hatta arzu edilebilir mi? Şimdi, dünyamızın nasıl bu kadar fazla hızlandığı konusunda düşünürseniz, bilinen zanlılar kafalarını kaşırlar. Şehirleşme, tüketim, işyeri ve teknolojiyi düşünürsünüz. Ancak, bu güçleri es geçerseniz, varacağınız noktanın, daha derin bir itici, ve problemin özü olan, zamanın kendisi hakkında ne düşündüğümüz olacağını düşünüyorum. Diğer kültürlerde, zaman döngüseldir. Devasa acele etmeden hareket eden döngüler olarak görülür. Daima kendisini yeniler ve tazeler. Buna karşılık Batıda, zaman düzlemseldir. Sonlu bir kaynaktır, daima akıp gider. Ya kullanırsın ya da kaybedersin. Zaman paradır, Benjamin Franklinin söylediği gibi. Bunun bize psikolojik olarak yaptığının, bir denklem yaratmak olduğunu sanıyorum. Zaman azdır, öyleyse ne yapacağız? evet, evet, hızlanırız, değil mi? Daha az zamanda daha çok işler yapmaya çalışırız. Her günün her anını bitiş çizgili bir yarışa dönüştürürüz. Öyle bir bitiş çizgisi ki, asla varamayız, ancak yine de bir bitiş çizgisi. Sanıyorumki problem, bu kafa yapısından kurtulmamızın mümkün olup olmadığıdır. Ne mutlu ki cevap evettir, çünkü etrafa bakmaya başladığımda, bize devamlı daha hızlının herzaman daha iyi olduğunu, daha fazla meşgul olmanın en iyisi olduğunu söyleyen bu kültüre karşı global bir geri tepme olduğunu keşfettim.

Dünya çapında, insanlar, düşünülmeyeni yapıyorlar: yavaşlıyorlar, ve bilinen aklın, yavaşlarsan ölürsün söylemine karşın tersinin doğru olduğunun ortaya çıktığını görüyorlar. Doğru zamanlarda yavaşlayarak, herşeyi daha iyi yaptıklarını görüyorlar. Daha iyi yiyorlar, daha iyi sevişiyorlar, daha iyi egzersiz yapıyorlar, daha iyi çalışıyorlar, daha iyi yaşıyorlar. Bu türden yavaşlama zaman, yer ve faaliyetlerin temelinde, bugün çoğu insanın Uluslararası Yavaş Hareket olarak işaret ettiği oluşum yatıyor.

Şimdi, ufak bir iki yüzlülük yapmama izin verirseniz, sizlere Yavaş Hareket içerisinde ne olup bittiğine dair çok çabuk bir görünüm sunacağım. Beslenme konusunu düşünürseniz, çoğunuz Yavaş Beslenme hareketini duymuş olacaksınız. İtalyada başladı, ancak tüm dünyaya yayıldı, ve şu anda 50 ülkede 100,000 üyesi bulunuyor. Ve çok basit ve duyarlı bir mesajla gidiyor: Yediklerimizi kabuledilebilir bir hızda yetiştirir, pişirir ve tüketirsek, daha fazla zevk alır ve daha sağlıklı oluruz. Aynı şekilde organik tarım hareketi ve çifçi pazarlarındaki patlamanın, insanların, yiyeceklerini, endüstriyel bir zaman çizelgesine bağlı olarak yemek, pişirmek ve yetiştirmekten kaçınma konusundaki çaresizliklerinin diğer göstergeleri olduğunu düşünüyorum. İnsanlar daha yavaş ritimlere geçmek istiyorlar. Ve bu Yavaş Yemek Hareketinden İtalyada başlayıp tüm Avrupa ve ötesine yayılan Yavaş Şehirler adlı bir hareket gelişmiştir. Bunula beraber, şehirler, yerleşim alanlarını yeniden nasıl organize edeceklerini düşünmeye başladılar. Böylece insanlar yavaşlamaya, gülleri koklamaya ve birbirleriyle iletişim kurmaya teşvik ediliyorlar. Trafiği azaltıp bir parka bir bank koyar ya da yeşil bir alan oluştururlar.

Ve bazı yönlerden bu değişiklikler, toplama kendi katkılarından daha fazlasını verebilirler. Çünkü, Yavaş Şehir resmi olarak bir Yavaş Şehir olduğunda, bunun filozofik bir deklarasyon olacağını düşünüyorum. Bu, dünyanın geri kalanına ve o şehirdeki insanlara, 21.yüzyılda yavaşlığın bir rolü olacağına inandığımızın bir ifadesidir. Tıp alanında, birçok insanın, konvesiyonel tıpda gördüğünüz çabuk-tedavi anlayışla derin bir şekilde yanıltıldığını düşünüyorum. Ve bu insanların milyonlarcası daha yavaş, nazik ve ruhani tarzda iyileştirme tarzlarına yönelik tamamlayıcı ve alternatif tıp formlarına yöneliyorlar. Günümüzde juri açıkça bu tamamlayıcı terapileri denemekte ve ben, şahsen kahve damlası anlayışının bir daha genel kabul göreceğinden kuşkuluyum. Ancak, akapuntur ve masaj ya da sadece dinlenme gibi diğer tedavilerin açık olarak bir çeşit faydaları bulunuyor. Her yerdeki bilgisayarlı tıp fakülteleri, bu türden tedavilerin nasıl sonuç verdiğini ve bunlardan neler öğrenebileceğimizi anlamak çalışmaya başlalıyorlar.

Seks. Etraf bir sürü hızlı seksle dolu değil mi? Geliyordum— diğer anlamı çağrıştırma niyeti yok burda Oxforda doğru, yavaşça diyelim, geliyordum, ve bir haber ajansının önünden geçtim ve bir dergi gördüm, bir erkek dergisi ve kapakta "Partnerinizi nasıl 30 saniyede orgazm edersiniz" yazıyordu. Yani, biliyorsunuz, bugünlerde seks bile kronometrede. Şimdi, ben de çabuk bir işten herkes kadar hoşlanırım, ancak, yavaş bir seksten—yatak odasında yavaşlamaktan kazanılacak çok şeyin olduğunu düşünüyorum. Biliyorsunuz, yavaşta daha derin psikolojik, duygusal ve ruhsal akımlara dokunuyor ve birikimle daha iyi bir orgazma ulaşıyorsunuz. Kutuya daha fazla doldurursunuz diyelim. Pointer Sisters bunu en güzel şekilde ifade ettiler, değil mi? Yavaş elli bir aşığın iyiliklerini söyledikleri zaman. Şimdilerde, hepimiz Sting'e güldük birkaç yıl önce Tantric yaptığında, ancak, birkaç yıl hızlı sardırın, ve şimdi, her yaştan workshoplara yada kendi başlarına yatak odalarına akın edip frene basma yollarını bulan ve daha iyi seks yapan çiftleri görürsünüz. Tabiiki İtalyada—demek istediğim, İtalyanlar daima eğlencenin nerede olduğunu biliyor gibiler— resmi bir Yavaş Seks hareketi başlattılar.

İşyeri— hemen dünyanın tamamı— Kuzey Amerika farkedilir bir istisna— çalışma saatleri gittikçe azalıyor. Ve Avrupa buna bir örnek, ve insanlar, daha az çalıştıkça yaşam kalitelesinin ve aynı zamanda saat başına üretimlerinin arttığını görüyorlar. Şimdi, Fransada haftalık 35 saat çalışmayla ilgili problemler olduğu açık— çok fazla, çok erken, çok katı. Ancak, Avrupadaki diğer ülkeler, özellikle Kuzey ülkeleri, işkolik olmadan da o biçim bir ekonomi olabileceğini gösteriyorlar. Norveç, İsveç Danimarka ve Finlandiya şu anda dünyadaki en rekabetçi ülkeler arasında ilk altıncı sırada. Bu ülkelerde insanlar, ortalama bir Amerikalıyı kıskançlıktan ağlatacak saatlerde çalışıyorlar. Ülke boyutundan mikro-işletme seviyesine inerseniz, gitttikçe daha fazla işletme çalışanlarına ya daha az saat çalışmaları ya da fişi tamamen çekip bir yemek arası vermeye ya da sakin bir odaya gidip oturmalarına; iş günleri veya hafta sonlarında Blackberrylerini, —sen arkadaki— mobil telefonlarını, beyinlerinin, yeniden yaratıcı düşünce moduna geçebilmesi için gereken yeniden şarj zamanını bulabilmesi amacıyla kapatmalarına izin vermeleri gerektiğini görüyor.

Bu arada, günümüzde aşırı çalışanlar sadece yetişkinler değil, aynı zamanda çocuklar da. Ben 37 yaşındayım ve çocukluğum 80lerin ortasında son buldu, Günümüzde çocuklara bakıyorum ve daha fazla ev ödevi, daha fazla ders alma, daha fazla mefrudat dışı çalışma arasında etrafta koşuşturmalarına hayretle bakıyorum. Bunu bir jenerasyon öncesinde idrak edemezdik. Websiteme gelen en fazla kalp burukluğu yaratan emaillerin bir kısmı esasen, çökme aşamasındaki genç yetişkinlerden geliyor. Benden, ebeveynlerine yazmamı ve yavaşlamaları ve bu son hızda giden koşu bandından atlamalarına yardım etmemi istiyorlar. Ne mutlu ki ebeveynlerde de bir karşı tepki sözkonusu Birleşik Devletlerdeki şehirler birleşerek mefrudat dışı ödevleri ayın belli günleri yasaklıyorlar ki, insanlar aileleriyle biraz zaman geçirsin, rahatlasın ve yavaşlayabilsin.

Ev ödevi başka bir şey. Ev ödevi yasakları, yıllarca bunlara boğulmuş olan geliş ülke okullarında yayılıyor, ve artık daha azın daha fazla demek olduğunu keşfediyorlar. Yakınlarda Scotlandda bir olay yaşandı: ücretsiz ve üstün başarılı özel bir okul, 13 yaşın altındaki herkes için ev ödevini yasakladı, ancak, üstün başarılı ebeveynler telaşlandı ve "Ne yapıyorsunuz? Çocuklar başarısız olacak" dediler. Müdür "Hayır, hayır, çocuklarınızın günün sonunda yavaşlaması gerekiyor" dedi. Hemen geçen ay sınav sonuçları açıklandı ve matematik ve fen notları, geçen yıla göre ortalama yüzde 20 yükseldi. Bence bunun gösterdiği, insanların çocuklarını bu kadar çok zorlamalarının sebebi olarak gözüken elit üniversitelerin, kendilerine gelen öğrencilerin kalibrelerinin azalmakta olduğunu farketmeleridir. Bu çocukların harika notları var, Cvleri mefrudat dışı çalışmalarla öyle dolu ki gözleriniz yaşarır. Ancak, ışık saçmıyorlar, yaratıcı düşünceden yoksunlar ve nasıl hayal kurulacağını bilmiyorlar. Oxford, Cambridge ve diğerleri, ebeveyn ve öğrencilere, biraz frenlere basmaları gerektiğini bildiren mektuplar yolluyorlar. Örneğin Harvard, yeni başlayan lisans öğrencilerine frene basarlarsa hayattan ve Harvarddan daha fazla kazançlı çıkacaklarını anlatan bir mektup gönderiyor. Eğer daha az çalışır, uğraşılarına zaman, uğraşılarının gerektirdiği zamanı verirlerse, zevk alacaklarını ve sindireceklerini bildiriyor. Zaman zaman hiçbir şey yapmasalar dahi. Bu arada mektubun adı — bence çok manidar — "Yavaşla!", sonunda bir ünlem işaretiyle.

Anlayacağınız bana öyle geliyor ki nereye bakarsanız mesaj aynı. Daha az, çoğu zaman daha çok. Daha yavaş, çoğu zaman daha iyi. Bunu söylerken, şüphesiz, yavaşlamak kolay değil, değil mi? Aşırı hızdan bir ceza yediğimi duydunuz. Yavaşlamanın faydaları hakkındaki kitabım için araştırma yapıyordum. Bu doğru, ancak tamamı bu değil. Aslında bir akşam yemeği için yoldaydım. Slow Food tarafından veriliyordu. Utanç verici ama o cezayı İtalyada yedim. İçinizden birisi İtalyan otoyollarında araç kullandıysa, ne kadar hızlı gittiğim konusunda bir fikri olacaktır.

(gülüşmeler)

Ancak, yavaşlamak neden bu kadar zor? Bence değişik sebepler bulunuyor. Birincisi — hız eğlenceli — biliyorsunuz, hız seksi. Adrenalinin fırlaması. Bundan vazgeçmek zor. Bence metafiziksel bir boyut var — hız, daha büyük ve derin problemlere karşı etrafımıza duvar örmenin bir yolu oluyor. Kafalarımızı dikkatimizi dağıtan meşguliyetlerle dolduruyoruz ki; İyi miyim? Mutlu muyum? Çocuklarım düzgün büyüyorlar mı? Politikacılar beni gözeten kararlar alıyorlar mı? sorularını sormak durumunda kalmayalım. Diğer bir sebep — belkide bence en kuvvetli sebep— yavaşlamanın neden zor gelmesi kültürel bir tabudur. Yavaşlamaya karşı yükselttiğimiz bir tabu. Kültürümüzde yavaşlama kötü bir kelimedir. Tembel ve uyuşuk gibi kelimeler yerine kullanılır, vazgeçmiş birisi için. Biliyorsunuz, "O biraz yavaştır.", gerçekte aptal olmakla aynı anlamdadır.

Yavaş hareketin amacının, bu tabuyu düzeltmek olduğunu sanıyorum, ve evet — yavaş bazen cevap değildir, "kötü yavaş" diye birşey vardır. Geçenlerde Londrada bir ring yolu olan M25de çakıldım kaldım, üç buçuk saat harcadım. Ve size söyleyebilirim ki bu gerçekten kötü bir yavaştı. Ancak, Yavaş Hareketin devrimvari yeni fikri, "iyi yavaş" gibi birşeyin de olmasıdır. İyi yavaş, anlıyorsunuz, ailenizle beraber, TV kapalıyken bir yemek yemeye, veya bir probleme, her yönüyle, en iyi karara varmak üzere işteyken bakmaya zaman ayırmaktır. Ya da basitçe, yavaşlamaya ve hayatın tadını çıkarmaya zaman ayırmaktır.

Şimdi, kitabın piyasaya çıkmasından bu yana etrafında dönenlerden en rahatlatıcısı, verilen reaksiyondur. Ve yavaşlık hakkındaki kitabım piyasaya çıktığında, New Age brigade tarafından memmunlukla karşılanacağını biliyordum. Ancak, şirketler dünyası tarafından da, biliyorsunuz, bir çeşit iş dünyası basını, büyük şirketler ve lider kuruluşlar tarafından da büyük bir sevinçle karşılandı. Çünkü sizin gibi halkanın başındaki insanlar, öyle sanıyorumki sistemde çok fazla hız olduğunu faretmeye başladılar, çok fazla acelelik var ve şimdi, kaybelen vites değiştirme sanatını bulma zamanıdır. Diğer bir cesaret verici işaret, bu fikirlerin sadece gelişmiş ülkelerde ele alınmamasısıdır. Gelişen dünyada, birinci sınıf ülkeler arasına girmek üzere bir atılım yapma aşamasındaki ülkeler — Çin, Brezilya, Tayland, Polonya ve diğerleri — Slow Movement fikrini benimsediler. Medyalarında, sokaklarında bir tartışma sürüp gidiyor. Çünkü, bence Batıya bakıyor ve "Sizdekinin şusunu beğeniyoruz, ancak busundan emin değiliz." diyorlar.

Tahminimce söylenenlerin tamamı, bu mümkün müdür sorusudur. Bugün önümüzdeki ana soru budur. Yavaşlamak mümkün müdür? Size söyleyebilmekten mutluyum ki cevap güçlü bir evettir. Ve ben, kendimi Örnek A olarak takdim ederim, bir tür yeniden biçimlendirilmiş ve tedavi edilmiş bir hız-kolik olarak. Halen hıza aşığım. Anlıyorsunuz, Londrada yaşıyorum, ve bir gazeteci olarak çalışıyorum, ve hareketi ve aceleciliği seviyorum, ve bunlardan gelen adrenalin fırlamasını. Sukuaş ve buz hokeyi oynuyorum, iki hızlı spor ve bunlardan dünyada vazgeçmem. Ancak, geçem bir yıldır içimdeki kaplumbağa ile de temesa geçtim.

(Gülüşmeler)

Bu, artık kendime aşırı yüklenmediğim demek oluyor. Benim normal modum artık acele-kolik olmayacak. Artık zamanın atlı arabasının yaklaştığını duymuyorum, ya da en azından eskiden duyduğum kadar değil. Aslında şu anda duyabiliyorum, çünkü zamanım bitiyor. Bunların tamamının geldiği noktanın, kendimi gerçekten daha mutlu, sağlıklı ve daha üretici hissetmemdir. Hayatımı, yarışmaktan ziyade yaşadığımı hissediyorum. Ve belkide, bunun başarısının en önemli ölçüsü, ilişkilerimin çok daha derin, daha zengin, daha kuvvetli olduğunu hissetmemdir.

Ve benim için—bunun işe yarayıp yaramadığı veya ne anlama geldiği konusundaki litmus testi, uyku zamanı hikayeleri olacaktır, çünkü hikayenin başladığı yer burasıdır. Ve burada da haberler pembedir. Biliyorsunuz, günün sonunda, oğlumun odasına gidiyorum, saat takmıyorum. Bilgisayarımı kapatıyorum ki sepete düşen emaili duymayayım ve oğlumun ritmine adapte olayım ve birlikte okuyalım. Çocukların kendi tempo ve içsel saatleri olduğundan, size, kendilerini açmaları için ancak 10 dakika ayırabildiğiniz "kaliteli zaman" peşinde değiller. Sizin onların ritmine uymanız ihtiyacındalar. Ben o 10 dakikayı hikaye sırasında buluyorum, anlıyorsunuz, oğlum aniden " bugün oyun oynarken beni gerçekten rahatsız eden birşey oldu" diyecektir. Ve böylece bunun üzerine bir diyaloğa girişiriz. Şimdi uyku zamanı hikayelerinin, bir tür yapacaklarım listesindeki şeylerden yapmaya korkuğum birşey olduğunu anlıyorum, çünkü çok yavaş bir şeydi ve benim bunu hızlı bir şekilde atlatmam gerekiyordu. Ancak, nihayetinde benim kazancım haline dönüşüverdi, gerçekten değer verdiğim birşey. Öğleden sonraki bu konuşmama bir tür Hollywood sonu veriyorum. Şöyleki:

Birkaç ay önce, başka bir kitap turuna çıkmaya hazırlanıyordum ve çantalarımı toplamıştım. Aşağıda ön kapının önündeydim ve taksiyi bekliyordum, oğlum yanıma geldi, benim için bir kart yapmıştı ve o elindeydi. İki kartı, bunlar gibi yapıştırmıştı, ve ön yüzdeki favori karakterinin, Tintin, üzerine bir sticker yapıştırmıştı. Bana söylediği, daha doğrusu elime verdi ve benim okuduğum: "Babaya, seni seviyorum Benjamin". "Aah, bu gerçekten hoş ve kitap turunda şans getirmez mi?" dedim. "Hayır, hayır Baba— bu, dünyanın en iyi masal okuyanı olduğun için" dedi. Ve ben " Evet, anlıyorsunuz, bu yavaşlama işi...." diye düşündüm.

Çok teşekkür ederim.