Bu Tim Ferriss. Takriben milattan sonra 1979'da. İki yaşında. Duruştan da tahmin edebileceğiniz gibi, kendinden emin bir çocuktum - ve sebepsiz yere değil. O zamanlarda çok hoş bir rutinim vardı, öyle ki akşam geç saatlerine kadar beklerdim ve annem ve babam zor bir iş gününden sonra dinlenirken, bulmacalarını çözerken, televizyon seyrederken oturma odasına koşar, koltuğun üstüne zıplardım, yastıkları kapıp, yere atar avazımın çıktığı kadar bağırıp, dışarı koşardım çünkü ben Yeşil Dev Hulk'tım. ( Gülüşme ) Benzerliği açıkça görüyorsunuz. Ve bu rutin bir süre için böyle devam etti.
Yedi yaşındayken yaz kampına gittim. Annem ve babam iç huzurları için bunu gerekli bulmuşlardı. Her gün öğle vaktinde kampçılar yüzer havuzların bulunduğu bir gölete giderlerdi. Ucundan derine atlayabiliyordun. Ben erken doğmuşum. Her zaman çok küçüktüm. Doğarken sol akciğerim iflas etmiş. Ve her zaman su yüzünde kalma güçlüğü çekmişimdir. Yani su beni zaten başlı başına korkutan bir şeydi, ama bazen girerdim. Günün birinde kampçılar tekerlek lastiklerinin içinden suya atlıyorlardı. Lastiklerin içinden suya dalıyorlardı. Ve ben bunun çok zevkli olacağını düşündüm. Ve ben de bir lastiğin içinden atladım ve kampın kabadayısı beni ayak bileklerimden yakaladı. Ben nefes almak için su yüzüne çıkmaya çalıştım ama belim lastiğin altına değdi. Korkudan gözlerim döndü ve öleceğimi sandım. Çok şükür bir kamp yöneticisi geldi ve bizi ayırdı. O zamandan beri yüzmekten hep çok korktum. Bu bir türlü atlatamadığım bir şeydi. Yüzememem hep en büyük utanç kaynaklarımdan biri oldu. İşte o zaman anladım ki ben Yeşil Dev Hulk değildim.
Ama bu hikayenin mutlu bir sonu var. 31 yaşında, bu şu anki yaşım, Ağustos'ta yüzmeyi tekrar gözden geçirmek ve yüzmenin bütün bariz yönlerini sorgulamak için iki hafta ayırdım. Ve yaklaşık 18 metrelik bir etabı, boğulan bir maymun gibi, dakikada 200'lük kalp hızıyla yüzmekten, bunu ölçtüm, Long Island'de Montauk'a gidip büyüdüğüm yere yakın bir yerde okyanusa atlayıp açık suda bir kilometre yüzmeye geçtim, ve sudan, girdiğim zamankinden çok daha iyi hissederek çıktım. Ve sudan speedo tarzı mayomla, Avrupalılar gibi, Yeşil Dev Hulk gibi hissederek çıktım.
Ve ben buradaki herkesin de sunum sonunda böyle hissetmesini istiyorum, Yeşil Dev Hulk gibi. Daha doğrusu istediğim şey çok iyi bir uzun mesafe yüzücüsü, birinci sınıf bir dil öğrencisi, ve bir tango şampiyonu olabileceğinizi hissetmeniz. Ve sanatımı paylaşmak istiyorum. Eğer sahip olduğum bir sanat varsa, o da beni çok korkutan şeyleri tahlil etmektir. İlerleyelim.
Yüzme, temel prensipler. Temel prensipler, bu çok önemli. Bence hayatta en iyi sonuçlar yanlış fikirler ve denenmemiş varsayımlar yüzünden engelleniyor. Yüzmede dönüm noktasına gelmem bir arkadaşımın '' Ben bir sene boyunca stimülansız idare edeceğim '' -- bu günde altı duble espresso içen bir adam -- '' eğer sen de açık suda bir kilometrelik bir yüzüşü tamamlarsan '' demesiyle oldu. Ve saat işlemeye başladı. Triatletler aramaya başladım çünkü gördüm ki yaşam boyu yüzücüler çoğu zaman yaptıklarını öğretemiyorlar. Yüzme tahtaları denedim. Ayaklarım suyu jilet gibi keserdi. Yerimden bile oynamazdım. Moralim bozulmuş, başım eğik olarak ayrılırdım. El kürekleri, her şey. Olimpik sporculardan dersler bile aldım, hiçbir şey fayda etmedi. Ve sonra, şimdi yakın bir arkadaşım olan, Chris Sacca ki Iron Man yarışını 103 derecede bitirmiş birisidir, dedi ki, '' Senin dualarının cevabını biliyorum. '' Ve beni Terry Laughlin adında bir adamın çalışmalarıyla tanıştırdı, ki o '' bütünüyle batma '' tekniğinin kurucusudur. Bu beni biyomekanik konusunu incelemeye itti.
Ve işte yüzmenin yeni kuralları, eğer aranızda yüzmekten korkan, veya iyi yüzemeyen varsa. Birincisi, ayak vuruşlarını unutun. Beklenenden farklı. Ortaya çıkıyor ki asıl problem ilerlemekte değil. Daha fazla ayak vurmak problemi çözmüyor çünkü ortalama bir yüzücü harcadığı enerjinin sadece yüzde üçünü öne ilerleme hareketine dönüştürüyor. Asıl problem hidrodinamik. Yani asıl odaklanmanız gereken şey bedeninizin alt kısmının üst kısmın gerisinden süzülmesini sağlamak, otobanda büyük arabanın gerisindeki ufak araba gibi. Ve bunu yatay bir vücut pozisyonunu koruyarak sağlıyorsunuz. Bunu sağlamanın tek yolu suyun üzerinde yüzmemektir. Vücut sudan daha yoğun. En azından yüzde 95'i kendiliğinden batacaktır.
Yani sonunda, üçüncü nokta, serbest yüzmede olduğu gibi karnınızın üzerinde, su yüzüne uzanarak yüzmek yerine akma biçimli sağdan sola doğru dönerek yüzmelisiniz, mümkün olduğu kadar uçak gövdesi pozisyonu koruyarak. Birkaç örneğe bakalım. Bu Terry. Ve görüyorsunuz ki sağ kolunu kafasının altından iyice öne doğru uzatıyor. Ve böylece bütün vücudu tamamen suyun altında kalıyor. Kol kafanın altından uzatılıyor. Kafa omurga ile aynı hizada tutuluyor, öyle ki su basıncını bacaklarınızı havaya kaldırmak için kullanıyorsunuz -- çok önemli, özellikle yağ oranı az olan insanlar için. Burada bir kulaç atma örneği. Yani ayaklarınızı çırpmıyorsunuz. Hafifçe oynatıyorsunuz. Gördüğünüz gibi bu sol uzanma. Sonra sol bacağını görüyorsunuz. Hafif bir vuruş, ve bunun tek sebebi de kalçasını öbür tarafa geçmek için çevirmek. Ve sağ elinin giriş noktası -- buna dikkat edin, öne doğru suyu tutar gibi uzanmıyor. Daha ziyade suya önkoluyla 45 derecelik açı yaparak giriyor, ve sonra kendini akış çizgisiyle itiyor -- çok önemli. Yukarda yanlış olan, neredeyse her yüzme koçunun size öğreteceği şekil. Aslında bu onların hatası değil. Birazdan bu kapalı - aşikar konusuna geleceğim. Aşağıda ise çoğu yüzücünün benim yaptığımı yapmasını sağlayan şekil, yani 20 yard mesafede 21 kulaçtan 11 kulaça geçmek, sadece iki antreman sonunda, koçsuz, video monitörsüz. Ve şimdi yüzmeyi çok seviyorum. Yüzmeye gitmek için sabırsızlanıyorum. Daha sonra kendim için bir yüzme dersi yapacağım, eğer katılmak isteyen varsa.
Son olarak, nefes alma. Birçoğumuzun yüzerken çektiği bir sorun. Serbest yüzmede bunun en basit çözümü dönme ekseniyle beraber dönmek ve dışardaki elinize tekrar suya girerken bakmak. Ve bu sizi baya ilerletir. Bu kadar. Bilmeniz gerekenler gerçekten bundan ibaret.
Diller. Materyale karşı metod. Birçok insan gibi ben de dil konusunda çok kötü olduğum kanısına varmıştım. Orta okulda ve lise birde İspanyolca ile uğraştım. Ve toplam dil bilgim '' Tuvalet nerede? '' ile sınırlıydı. Cevabını anlayacak durumda bile değildim. İçler acısı bir durum. Sonra lise ikide başka bir okula geçtim. Başka diller arasından seçme imkanım vardı. Arkadaşlarımın çoğu Japonca alıyordu. Ve neden kendimi cezalandırmayayım diye düşündüm. Japonca alacağım. Altı ay sonra Japonya'ya gitme şansı doğdu. Öğretmenlerim beni temin ettiler, dediler ki, '' Merak etme. Baş etmek için her gün Japonca derslerin olacak. Harika bir deneyim olacak.'' Deniz aşırı ilk deneyimim. Ve annem ve babam gitmem için teşvik ettiler. Gittim.
Tokyo'ya vardım. Muhteşem. Dünyanın öbür tarafında olduğuma inanamıyordum. Ev sahibi ailem ile tanıştım. Her şeye rağmen işlerin iyi gittiğini düşünüyordum. İlk akşam, okuldaki ilk günümden önce, anneme gayet kibar bir şekilde dedim ki, '' Beni lütfen saat sekizde kaldırın. '' Yani, ( Japonca ) Ama şöyle demedim ( Japonca ). Şöyle dedim ( Japonca ). Birbirine baya yakın. Meğerse '' Lütfen saat sekizde ırzıma geçin. '' demişim. ( Gülüşme ) Hayatınızda daha şaşkın bir Japon bayan görmemişsinizdir. ( Gülüşme )
Okula gittim. Bir öğretmen yanıma geldi ve bana bir kağıt verdi. Hiçbir şey okuyamadım - sanki hiyeroglif -- çünkü Kanji idi, yani Japonca'ya adapte edilmiş Çince karakterler. Ona kağıtta ne yazdığını sordum. O da dedi ki, ' Ahh, okey okey, ee, dünya tarihi, ehh matematik, geleneksel Japonca. '' ve saire. Ve yavaş yavaş farkettim ki tercümeler sırasında bazı şeyler kaybolmuştu. Japonca dersler, Japonca'ya giriş dersleri değildi. Lise müfredatında Japon öğrenciler için öngörülen normal derslerdi. Bir Amerikalının yanında okuldaki diğer 4.999 Japon öğrenci için. Ve benim tepkim şöyle oldu. ( Gülüşme )
Ve bu beni paniklemiş bir şekilde en iyi dil metodunu aramaya yöneltti. Herşeyi denedim. Kinokuniya'ya gittim. Her kitabı, her CD'yi denedim. Bunu bulana kadar hiçbir şey işe yaramadı. Bu Joyo Kanji. Bu daha çok bir tablet, veya poster ve Eğitim Bakanlığı tarafından 1981'de tespit edilen en çok kullanılan 1.945 karakteri içeriyor. Japonya'da birçok yayın, okuma-yazmaya yardımcı olmak için sadece bu karakterleri kullanıyor - kimisi buna mecbur tutuluyor. Bu benim kutsal kasem, Rosetta Stone'um gibi oldu.
Bu materyale odaklandıktan sonra ilerlemeye başladım. Öyle ki Asahi Shinbu, yani Asahi gazetesini okumaya başladım, 6 ay kadar sonra -- yani toplam 11 ay sonra -- Japonca I'den Japonca VI'ya geçtim. 16 yaşında Amerika'ya geri döndüğümde çeviri işleri yapmaya başladım, ve şimdiye kadar 'metod yerine materyal' yöntemini yaklaşık 12 dil üzerinde uygulamaya devam ettim. Dil alanında çok kötü olan birisi, şimdi 5 - 6 dilde konuşabiliyor, okuyabiliyor ve yazabiliyor. Bu bizi önemli bir noktaya getiriyor, öyle ki, çoğu zaman asıl belirleyici faktör nasıl yaptığımız değil, ne yaptığımız oluyor. Bu etkili olmak -- yani doğru şeyleri yapmak -- ve verimli olmak -- yani önemli olsun olmasın bazı şeyleri iyi yapmak -- arasındaki fark.
Bunu dilbilgisiyle de yapabilirsiniz. Birçok denemeden sonra şu altı cümleyi buldum. Ana dili o olan bir kişi size dili öğelerine ayırmada yardımcı olabilir. Bu cümleleri geçmiş, şimdiki ve gelecek zamana çevirmesiyle siz özne, nesne, fiil, dolaylı ve dolaysız tümleçler, cinsiyete bağlı değişiklikler vs görmüş olacaksınız. Ondan sonra kendiniz, isterseniz birden fazla dili öğrenebilir ve birbirine karıştırmadan değiştirebilirsiniz. Bu konu hakkında ilgilenen varsa daha sonra konuşabiliriz. Ve şimdi dilleri çok seviyorum.
Ve salon dansı, kapalı - aşikar konusu -- çok önemli. Bana bakıp '' Bu adam bir salon dansçısı olmalı '' diyebilirsiniz. Ama hayır, tahmininizde yanılmış olursunuz çünkü benim vücudum birçok şey için elverişli olarak tasarlanmış değil -- belki ağır taşları kaldırmak için iyi tasarlanmış. Önceleri daha iriydim, çok daha kaslı. Ve öyle olunca şu şekil yürümeye başlamıştım. Bize yakın sayılan orangutanlara benziyordum, veya Yeşil Dev Hulk'a -- yani salon dansı için pek uygun sayılmaz.
2005'te kendimi Arjantin'de buldum. Bir tango dersi izlemeye karar verdim -- katılma niyetim yoktu -- vardım, 10 Peso'mu ödedim, içeri geçtim -- 10 kadın ve 2 erkek, aslında iyi bir oran. Eğitmen dedi ki, 'Sen, katılıyorsun.'' Anında ter boşaldı. ( Gülüşmeler ) Savaş veya kaç cinsinden bir terleme çünkü ben üniversite zamanımda salon dansı denemiştim -- topuğumla kızın ayağına bastım. O bağırdı. Onun ne yaptığımı düşündüğü ile ilgili o kadar meşguldüm ki ters tepti, yüzüme gözüme bulaştırdım ve bir daha salon dansı kulübüne uğramadım. Eğitmen geldi ve tutumu aynen şöyleydi. '' Tamam, gel, beni tut. '' Çok güzel asistan eğitmen. İleri seviye egzersiz programını böldüğüm için çok kızmıştı. Ve elimden gelenin en iyisini yaptım. Ellerimi nereye koyacağımı bilmiyordum. Geri çekildi, kollarını geriye doğru savurdu, kalçalarına dayadı, döndü ve odanın öbür tarafına doğru '' Bu adam lanet olası bir kas dağı gibi duruyor ve beni bir Fransız gibi tutuyor, '' ( Gülüşme ) bunu yüreklendirici buldum. ( Gülüşme ) Herkes kahkalara boğuldu. Küçük düşmüştüm. Geri geldi ve '' Hadi. Bütün gün vaktim yok. '' dedi. 8 yaşından beri güreşen birisi olarak bu sefer onu ezme yoluna gittim, Fareler ve İnsanlar tarzında. Ve kafasını kaldırıp dedi ki, '' Bu daha iyi.'' Ve ben bir aylık derse kayıt oldum. ( Gülüşme )
Ve incelemeye başladım -- kendime süreli bir hedef koymak için bir yarışmaya katılmak istiyordum -- Parkinson'un kuralı, bir işin algılanan güçlük derecesi ona ayırdığın vakiti dolduracak şekilde artacaktır. Yarışmaya katılmak için çok az bir sürem vardı. Önce bayan bir eğitmen ile çalıştım ki bana kadının rolünü öğretsin, yani takibi (follow), çünkü takip rolündekinin geliştirmesi gereken hassasiyetleri ve kabiliyetleri öğrenmek istiyordum ki üniversitedeki olay tekrarlanmasın. Daha sonra onunla beraber, daha önce şampiyonalar kazanmış olan farklı dansçıların yeteneklerini ve özelliklerini tespit ettik. Hepsi Buenos Aires'te eğitim verdikleri için onlarla röportajlar yaptım. İki listeyi karşılaştırdım ve buldum ki bir yandan açık bir şekilde tavsiye ettikleri uzmanlıklar, antreman yöntemleri var. Öte yandan ise hiçbirinin uygulamıyor gibi göründüğü üstü kapalı olan benzerlikler vardı. Arjantinli dans öğretmenlerinin korumacılığını bir kenara bırakacak olursak, bunu çok ilginç buldum. Ve bu benzerlikler üzerine yoğunlaşmaya karar verdim. Uzun adımlar. Milongueroların, yani tango dansçılarının birçoğu çok kısa adımlar kullanırlar. Bence uzun adımlar çok daha zarif. Öyle ki -- ve bunu çok küçük bir alanda bile yapabilirsiniz. İkincisi, farklı pivot (dönüş) çeşitleri. Üçüncüşü, tempo değişiklikleri. Bu üç nokta 20-30 yıldan beri buna çalışan kişilere karşı yarışmak istiyorsam kullanabileceğim şeylere benziyorlardı.
Bu fotoğraf dört ay sonra Buenos Aires şampiyonasında yarı finalden bir görüntü. Bir ay sonra da dünya şampiyonasına gittim ve yarı finallere kadar vardım. Ve ondan iki hafta sonra da bir dünya rekoruna imza attım. Çalıştığım şeylerden bir bölüm izlemenizi istiyorum. Burada biraz öne saracağım. Bu Elysia ve benim erkek rolü (lead) için seçtiğimiz eğitmen. İsmi Gabriel Misse. Kendi kuşağının en zarif dansçılarından, uzun adımları, tempo değişiklikleri ve dönüşleri ile ünlü. Elysia da kendi alanında çok ünlü. Sanırım siz de birlikte çok iyi göründükleri konusunda bana katılırsınız. Bu videoda hoşuma giden şey ise burada ilk kez beraber dans ediyor olmaları. Çok kuvvetli bir leadi (yönlendirme rolü) vardı. Göğsüyle yönlendirmiyordu, ki o öne doğru eğilmeyi gerektirir. Ben ayak parmaklarımda bunun için gerekli olan özellikleri ve ayaklarımda o kuvveti geliştiremedim. O yönlendirirken omuz kemerine ve koluna odaklanıyor. Böylece mesela kolunu kaldırarak kadını durdurabiliyor. Bu yöntemin avantajlarından sadece bir tanesi bu. Ve sonra olayı analiz ettik ve öğelerine ayırdık. Bu bir pivot (dönüş) örneği. Bu bir arka adım dönüşü. Birçok farklı çeşit var. Böyle yüzlerce saatlik arşiv görüntülerim var. Hepsi sınıflandırılmış, tıpkı George Carlin'in komedilerini sınıflandırdığı gibi. Ve baş düşmanım olan Ispanyolca'yı, başka değil, tango öğrenmek için kullandım.
Kısaca korku arkadaşınız. Korku bir gösterge. Bazen size yapmamanız gereken şeyleri gösterir. Daha sık olarak ise aslında ne yapmanız gerektiğini gösterir. Ve hayatta en iyi sonuçlara ulaştığım, en çok keyif aldığım zamanlar hep basit bir soruyu kendime sormamla ortaya çıktı. Bu durumda olabilecek en kötü şey nedir? Özellikle de çocukken edindiğimiz korkularla ilgili olarak. Var olan analitik düşünme sisteminizi ve kabiliyetlerinizi alın ve eski korkular üzerine uygulayın. Çok büyük hayaller üzerine uygulayın.
Şimdi neyden korktuğumu düşünündüğümde, çok basit. Eğer hayatta sahip olduğum eğitim olanakları olmasaydı yaşamımın nasıl olacağını hayal ettiğimde bu beni düşünceye sevk ediyor. Son iki seneyi Amerika'nın devlet okulu sistemini incelemek ve öğelerine ayırmaya çalışmakla geçirdim, ya tamir etmek için ya da yenisiyle değiştirmek için. Ve şimdiye kadar yaklaşık 50 000 öğrenci ile deneyler yaptım, okurlarımla beraber yaklaşık 6 tane okul yaptım. Ve eğer aranızda bu konuyla ilgilenenler varsa sizinle konuşmayı çok isterim. Hiçbir şey bilmiyorum. Acemiyim. Ama bir sürü soru soruyorum ve tavsiyelerinizi duymak isterim. Çok teşekkürler. ( Alkış )
You can share this video by copying this HTML to your clipboard and pasting into your blog or web page. This video will play with subtitles.
You either have JavaScript turned off or have an old version of the Adobe Flash Player. To view this rating widget you
need to get the latest Flash player.
If your browser allows only "trusted sites" to execute Javascript, you should add the "googleapis.com" domain to your whitelist to allow our Flash detection to work properly.
Got an idea, question, or debate inspired by this talk? Start a TED Conversation.
EG konferansından: Üretkenlik gurusu Tim Ferriss'in eğlenceli, teşvik edici hatıraları basit bir sorunun -- '' En kötü ne olabilir ki? ''-- her şeyi öğrenmek için ihtiyacınız olan tek şey olduğunu gösteriyor.
Tim Ferriss is author of bestseller The 4-Hour Workweek, a self-improvement program of four steps: defining aspirations, managing time, creating automatic income and escaping the trappings of the 9-to-5 life. Full bio »
Translated into Turkish by Baahar Y
Reviewed by Sancak Gülgen
Comments? Please email the translators above.
18:03 Posted: Oct 2006
Views 281,823 | Comments 48
17:14 Posted: Jun 2008
Views 246,661 | Comments 52
21:45 Posted: Jun 2006
Views 2,785,926 | Comments 443
Just follow the guidelines outlined under our Creative Commons license.
This comment will be attributed to . Not ? Sign Out.