New talks are released daily. Be the first to know!
You either have JavaScript turned off or have an old version of the Adobe Flash Player. To view this video you
need to get the latest Flash player.
If you are on a mobile device, you may be able to download the video to play.
If your browser allows only "trusted sites" to execute Javascript, you should add the "googleapis.com" domain to your whitelist to allow our Flash detection to work properly.
TED Conversations
Got an idea, question, or debate inspired by this talk? Start a TED Conversation, or join one of these:
-
What's your favorite word?
Started by Seo Rim Kim 289 Comments -
HOW DOES OUR NATIVE LANGUAGE AFFECT OUR CONCEPTION OF TIME?
Started by Valeria Gonzalez 92 Comments -
Occupy A New Vocabulary:Learning to Speak in the Language of the 99%
Started by Lindsay Newland Bowker 72 Comments -
Choosing the scientifically best language for international use?
Started by Henrik Martenzon 26 Comments -
Effective ways of improving English for English-as-a-Second-Lauguage students
Started by Mills X. 11 Comments
Interactive Transcript
Click on any phrase to play the video from that point.
Bu Maurice Druon'un bir resmi. Fransız Akademisi, L'Academie Francaise'in daimi onursal başkanı Görkemli bir şekilde 68.000 dolarlık üniformasının içinde Fransız Akademisi'nin rolüne uygun bir şekilde Fransızca'nın doğru kullanımı ve dilin devamlılığının sağlanması yasasını kanunlaştırıyor. Fransız Akademisi'nin 2 önemli görevi var: 1930'da başladıkları ve P harfine kadar hazırlayabildikleri ki şu anda 9. baskı üzerinde çalışıyorlar, Resmi Fransızca sözlüğünü hazırlıyorlar. Bir de dilin doğru kullanımını yönetirler. Örneğin Fransızların, "email" dedikleri kelimenin daha uygun bir kelime olarak "courriel" olması, Aynı şekilde The World Wide Web'in de "la toile d'araignee mondiale" -- Küresel Örümcek Ağı -- olarak söylenmesinin gerekliliği gibi Fransızların genellikle aldırmadığı önerilerde bulunurlar.
Şimdi bu, dilin ne hale geldiğinin bir modeli: yani, bir akademi tarafından yönlendiriliyor. Ama dili inceleyen herhangi bir kimse bunun biraz aptalca bir kibir olduğunu anlayabilir. Aksine dil, insanların zihninde, birbirleriyle olan ilişkilerinden doğar Dilin önlenemez değişimine bakılırsa bu açıkça görülebilir. Akademi sözlüğünü bitirdiği gün, zaten güncelliğini çoktan yitirmiş olacağı da düşünülürse.
Bunu argo ve devamlı olarak çeşitli jargonların ortaya çıkışında, dillerin tarihi değişimlerinde, lehçeler arasındaki ayrılıklarda, ve yeni dillerin şekillenmesinde de görürüz. Bu yüzden dil, insan doğasını şekillendiren veya yaratan bir şey değil, daha çok insan doğasına açılan bir pencere. Halen üzerinde çalıştığım bir kitapta, dili, insanların dünyayı kavramlaştırdığı bilişsel mekaniği ve insan etkileşimini yönlendiren ilişki türlerini de içeren insan doğasının bir dizi yönüne ışık tutacak şekilde kullanmayı umuyorum. Bu sabah bu şeylerin her biri hakkında bir kaç şey söyleyeceğim.
Bir süredir hakkında endişe duyduğum dildeki teknik bir problemle başlayayım -- umarım fiiller ve onların kullanılışına gösterdiğim muazzam ilgi konusunda beni hoşgörürsünüz Sorun, hangi fiilin hangi yapılarla birlikte kullanıldığı? Fiil bir cümlenin çatısıdır. Diğer parçaların üzerine bağlandığı bir çerçevedir.
Size uzun zaman önce unuttuğunuz birşeyi hatırlatayım. Geçişsiz bir fiil, örneğin "yemek yemek", doğrudan nesne alamaz. "Sam akşam yemeğini yedi" demeniz gerekir, "Sam pizzayı akşam yedi" değil. Geçişli bir fiil, orada bir nesne olması gerektiğini belirtir. "Sam pizzayı bir oturuşta yedi" gibi. "Sam bir oturuşta yedi" diyemezsiniz. İçinde bulunduğu cümleyi şekillendiren böyle düzinelerce, bir sürü fiil var. Çocukların bir dili nasıl öğrendiğini açıklarken, yetişkinlere dilbilgisi hataları yapmadan dil öğretmeye çalışırken ve dili kullanmaya programlanan bilgisayarlarda ortaya çıkan sorun hangi fiillerin hangi yapılarda kullanılması gerektiğidir.
Örneğin, İngilizce'de datif kullanımı -- "Çöreği fare-ye ver", diyebilirsiniz, edatsı datif, ya da "fareye çöreği ver", çift-nesneli datif, "Ona söz ver","Sözü ona ver", falan filan.. Yüzlerce fiil bu şekilde her iki şekilde kullanılabilir. Her türlü yapıda yer alabilen bir fiil bir çocuk, bir yetişkin veya bir bilgisayar için çok cazip bir genellemedir. "özne-fiil-nesne-alıcı" kuruluş yapısı ayrıca "özne-fiil-alıcı-nesne" olarakta ifade edilebilir. Bu çok kullanışlı bir şey çünkü dilin kullanımı sonsuzdur ve duyduğunuz bu cümleleri sürekli olarak tekrarlayıp duramazsınız. Genellemeleri seçip çıkartmalısınız ancak bu şekilde yeni cümleler üretebilir ve kavrayabilirsiniz. Bunun nasıl yapılacağına dair iyi bir örnek bu.
Ne yazık ki, bu durumun özel istisnaları var gibi görünüyor. "Biff arabayı Chicago'ya sürdü" diyebilirsiniz ama "Biff Chicago'yu sürdü," diyemezsiniz. "Sal, Jason'a baş ağrısı verdi" diyebilirsiniz ama "Sal başağrısını Jason'a yaptı" demek biraz garip kaçar. Sonuç olarak tüm iç görünüşlerine rağmen, bu cümle yapıları eş anlamlı değildir. İnsan kavrayışı üzerine bir mikroskopla eğilirsek bu iki cümle kuruluşu arasında çok ince bir anlam farklılığı olduğunu görebilirsiniz. Yani, "X'i Y'ye vermek" -- bu kuruluş yapısı şu düşünceyi dile getiriyor, "X'in Y'ye gitmesine neden olmak". Diğer taraftan, "Y'ye X'i vermek" "Y'nin X'e sahip olması" anlamına geliyor.
Şimdi, pek çok olay, bir çeşit klasik figür-zemin yanılsaması gibi içinde belli bir nesneye dikkatinizi çekebileceğiniz bir çözümlemeye tabidir Bu durumda nesnenin çevresindeki zemin ilgi alanı dışındadır, ya da boş alanda yüzler görebilirsiniz nesne bilincin dışına çekilir. Peki tüm bu çözümlemeler dile nasıl yansır? Her iki durumda da durumdan etkilendiği varsayılan şey doğrudan nesne olarak belirtilir: fiilden sonra gelen isim. Bu yüzden, bir çöreğin bir yere gitmesine neden olan bir olay düşündüğünüzde -- çöreğe birşey yaptığınızda (etki ettiğinizde) -- "Çöreği fareye ver" dersiniz. "Farenin birşeye sahip olması" olarak yorumlarsanız, Fareye birşey yapıyorsunuz ki bunun için de, "Fareye çörek ver" diye ifade ediyorsunuz.
Yani hangi fiilin hangi yapıda kullanıldığı ile ilgili en başta sözünü ettiğim asıl sorun -- fiilin bir çeşit hareket belirtip belirtmediğine ya da bir tür iyelik değişikliği içerip içermediğine bağlıdır. Birşey vermek, hem birşeyin gitmesi hem de birinin birşeye sahip olması anlamını içerir. Arabayı sürmek yalnızca birşeyin gitmesine neden olur çünkü Chicago bir şeye sahip olabilen bir nesne değildir. Yalnızca insanlar bir şeye sahip olabilir ve birine bir başağrısı vermek onların baş ağrısına sahip olmasına neden olur ama baş ağrısını başınızdan dışarı çekip alarak başka birine gitmesine ve onun kafasına yerleşmesine neden olmuyorsunuz. Gürültücü veya tiksindirici olabilirsiniz ya da bir başka şekilde onlara başağrısı, rahatsızlık veriyorsunuzdur. Aslında bu her gün benim çalışırken yaptığım türden bir örnek.
Şimdi, neden bununla ilgilenesiniz? Sanırım, yüzlerce İngilizce fiilin bu ve buna benzer şekilllerde farklı birçok analizinden ortaya çıkan bir dizi ilginç sonuca varıyoruz İlk olarak, dilimizi kullanma biçimimize yön veren bir cümle kurduğumuzda ya da söylediğimizde otomotik olarak, bilinçsizce saydığımız ince-taneli bir kavramsal yapı düzeyi vardır. Bunu düşüncenin dili ya da "Mentalese" olarak düşünebilirsiniz.
Sadece ingilizce'de değil, diğer bütün dillerdeki binlerce fiil ve düzinelerce kuruluş yapısını düzenleyen sabit kavramlar kümesi üzerine kuruludur. Bu kavramlar mekan, zaman, neden ve niyet gibi temel kavramlardır. Yani ne anlama gelir ve nerede biter? Bu kavramlar Immanuel Kant'ın insan düşüncesinin temel çerçevesi olduğunu iddia ettiği kategorilerin kalıntılarıdır ve ilginçtir ki dili bilinçsiz kullandığımız zamanlarda Kant'ın kategorilerinin yansımalarını görebiliriz. Fiillerin farklı yapılar içindeki kullanımını neredeyse asla değiştirmeyen renk, doku, ağırlık ve hız gibi kavramsal niteliklerle ilgilenmez.
Bu soruna eklenen bir diğer düğüm ise, İngilizce'deki yapıların tümü gerçek anlamlarının yanında bir de yarı mecazi anlamlarda kullanılırlar. Örneğin, bu yapı, datif hali, yalnızca nesneleri transfer etmek için değil, düşüncelerin mecazen aktarımı için de kullanılır. Tıpkı, "Hikayeyi bana anlattı" ya da "bana hikayeyi anlattı" derken. "Max İspanyolcayı öğrencilere öğretti" veya "öğrencilere İspanyolca öğretti". ikisi de kesinlikle aynı kuruluş ama fare ve muffin yok. Aslında hiç bir şey hareket etmiyor. Bu, fikirleri birer nesne, cümleleri de birer kap ve iletişimi de bir gönderme durumu olarak algıladığımız iletişimdeki "içerik metaforu"nu hatırlatır. Mesela dile "getirmek" istediğimiz düşüncelerimizi "toparlamak" dediğimizde, ve eğer sözlerimiz "boş" ya da "aldatıcı" değillerse bu düşünceleri, kelimeler paketinindeki anlamı "çözebilen" ve içeriği "çekip alabilen" dinleyiciye "geçir"ebiliriz.
Böylesi bir laf kalabalığı bir istisna değil, bir kural. Bazı somut metaforlar üzerine kurulmayan herhangi bir soyut dil örneği bulmak çok zordur. Mesela, "gitmek" fiilini ve "-e" ve "-den" hali ile birlikte mekansal anlamda doğru olarak kullanabilirsiniz. "Haberci Paris'ten İstanbul'a gitti". Ayrıca, "Biff iyileşti (iyiye gitti)" diyebilirsiniz. Aslında onun bir yere gitmesi gerekmiyor. Bütün gün boyunca yatakta olabilirdi ancak sağlık durumu sanki uzayda bir noktaymışçasına bir hareket gibi kavramlaştırılır. Veya, "Toplantı 3'ten 4'e kaydı", burada zamanı bir hat boyunca uzayan birşey gibi algılarız. Aynı şekilde, "zorlamak" kelimesini "Rose kapıyı açmaya zorladı" cümlesinde olduğu gibi fiziksel bir gücü anlatmak için değil aynı zamanda "Rose Sadie'yi gitmeye zorladı" cümlesinde olduğu gibi -- onu iterek değil elbette bir tehdite işaret ederek, kişiler arasındaki zorlamayı belirtmek için de kullanırız. Ya da "Rose kendini gitmeye zorladı" sanki Rose'un kafasında birbiriyle çekişme içinde olan iki farklı kişilik varmış gibi.
Vardığımız 2. sonuç anlatılan bir olayı iki farklı şekilde algılama durumudur. şöyle ki: "bir şeyin birine gitmesine neden olmak" ve "birinin birşeye sahip olmasına neden olmak" sanırım bu insan düşüncesinin temel özelliklerinden biri ve insan yargısının temelini oluşturuyor insanlar olaylar karşısında, onların nasıl çözümlenmesi gerektiği konusunda olduğu gibi farklılaşmıyorlar. bir kaç örnek daha vermek gerekirse "hamileliği sona erdirmek" ve "fetus'u öldürmek" "hücre topluluğu" ve "doğmamış çocuk" "Irak'ı işgal etmek" ve "Irak'ı özgürleştirmek" "zenginlik dağıtmak", "kazanca el koymak" Bana göre bu durumu ciddi bir şekilde yansıtan en önemli konu şu: soyut olaylar hakkındaki kelime haznemizin çoğu somut benzetmelere dayanır. İnsan aklının kendisi, nesneler, uzay, zaman, nedensellik ve amaç gibi bir dizi kavramlar repetuvarından oluşur. Evrim sürecini -- rahatlıkla hayal edebileceğiniz, sosyal ve bilgi bakımından yoğun canlı türleri için bu çok faydalıdır. Mecazi soyutlama uzay, zaman ve güç gibi kavramları orijinal kavramsal içerikten ayırmamıza ve onları yeni soyut alanlarda kullanmamıza yarar Bu şekilde taş ve aletlerle haşır neşir olarak evrim geçiren bir türün matematik, fizik, hukuk gibi konularda ve diğer soyut alanlarda düşüncelerini oluşturabilmesine olanak tanır.
İnsan doğasındaki 2 pencere hakkında konuşacağımı söylemiştim: dünyayı kavramlaştırmamıza yarayan bilişsel mekanik ve bir de insanın sosyal etkileşimini yöneten ilişki türleri hakkında birşeyler söyleyeceğim elbette dile yansıdığı şekliyle. Bir puzzle ile başlayalım: dolaylı anlatım şekilleriyle ilgili bir puzzle. Eminim bir çoğunuz "Fargo" filmini görmüştür. Araba içindeki suçlunun bir polis memuru tarafından kenara çekildiği sahneyi hatırlarsınız. Polisin, ehliyetini göstermesini istediği sahnede 50 dollarlık bir banknot köşesinden hafifçe dışarı çıkmış bir şekilde cüzdanını dışarı uzatır bir şekilde cüzdanı dışarı uzatır, ve şöyle der, "düşünüyordum da belki bu konuyla burada, Fargo'da ilgilenebiliriz" -- İzleyici dahil herkes bunun örtülü bir rüşvet olduğunu kestirebilir. Bu tip bir dolaylı anlatım dilde çok sık kullanılır. Örneğin, kibarca birşey isterken, birisi " bana guacamole sosunu uzatabilirseniz, bu harika olurdu" der. Ne demek istediğini açıkça anlarız. Her ne kadar ifade ediş biçimi biraz garip olsa da.
"Yukarı gelmek ve gravürlerimi görmek ister misin?" Sanırım birçok kişi bunun arkasındaki niyeti anlayabilir Keza aynı şekilde bir başkası: "Güzel bir dükkanın var. Eğer ona birşey olsaydı, gerçekten yazık olurdu" -- (Gülüşmeler) Varsayımsal bir olasılığın tahmininden ziyade bunun gizli bir tehdit olduğunu anlarız. Bu yüzden puzzle şu: neden rüşvet, kibar ricalar, tahrik ve tehdit bu kadar sıkça üstü örtülü dile getiriliyor? Kimse aptal değil, her iki tarafta konuşanın ne ima ettiğini açıkça anlıyor, ve konuşan kişi, dinleyen kişinin konuşanın ne ima ettiğini anladığını bildiğini bildiğini biliyor vs...vs. Peki ne oluyor?
Sanırım anahtar düşünce dilin ilişkiler konusunda bir tartışma aracı olması ve insanlar arasındaki ilişkinin birçok şekli var. Anthropogist Alan Fiske tarafından öne sürülen etkili bir sınıflandırma var. Bu sınıflandırmada ilişkiler, prensipte işe yarayan bir müşterekleştirme içinde az çok categorilere ayrılabiliyor. "Benim olan senin, senin olan benimdir" prensibine dayanır -- Bir aile içinde ratlayabileceğimiz türde bir düşünce yapısı, örneğin -- Baskınlık: kural "Bana bulaşma"dır. Karşılıklılık:" beni desteklersen, bende seni desteklerim" ve Cinsellik: Cole Porter'ın ölümsüz sözleriyle, "Hadi yapalım şunu."
Şimdi, ilişki çeşitleri tartışılabilir. Böyle bir düşünce şeklinin uygulanabildiği belli başlı durumlar olsa da yine de esneyebilir ve uzatılabilirler. Mesela müşterekleştirme en doğal şekliyle aile ve arkadaş çevresi içinde uygulanabilir Ancak "paylaşım zihniyetini" normalde bunu denemeye istekli olmayan topluluklara transfer etmeye çalışmak için de bu yöntemi kullanılabilirsiniz Örneğin; birlik, kardeş kuruluşlar kız öğrenci yurtları, "adamın ailesi" gibi anlatış tarzlarıyla, çoğunlukla yakın akrabalar arasında olan bu ilişki türüne bağlı olmayan insanları kazanmaya çalışırsınız.
Ama yanlış eşleşmeler biraz tuhaf olabilir -- bir kişi bir ilişki türünü, kabul ederken, diğeri farklı bir ilişki olduğunu varsayar. Gittiniz ve patronunuzun tabağından kendinize bir karides aldınız örneğin, Bu çok garip bir durum olacaktır. Ya da akşam yemeğine davetli bir konuk, yemekten sonra cüzdanını çıkartarak size yemeğin parasını ödemeyi teklif ederse, bu da fazlasıyla garip bir durum olur. Daha az bariz durumlarda, çoğunlukla devam eden bir uzlaşma şekli vardır. Çalışma ortamında, mesela bir çalışanın patronuyla daha samimi olması ya da ona ilk ismiyle hitap edip etmemesi konusunda çoğu kez tereddütte kalınır. Eğer iki arkadaş araba satışı gibi karşılıklı ticari bir ilişkiye girdiyse bu durumun karşılıklı gerginlik ve tuhaf durumlara yol açabileceği bilinir. Randevularda, arkadaşlıktan sekse geçiş herkesin bildiği gibi çeşitli acayipliklere yol açabilir. ve hatta işyerinde sekse varabilir, ki baskın ve seksüel bir ilişki arasındaki anlaşmazlığa "cinsel taciz" diyoruz.
Bunun dil ile bir alakası var mı? Sosyal bir etkileşim olarak dil, 2 şartı yerine getirmeli. Gerçek içeriği iletmek zorundasınız -- burada "içerik metaforu"na geri dönüyoruz. Rüşveti, emri, sözü, davetkar bir konuşmayı...vs dile getirmek istiyorsunuz ama aynı zamanda bir anlaşmaya varmalı ve diğer kişiyle kurduğunuz ilişkinin türünü de sürdürmelisiniz. Bunun yanıtı, sanırım dili 2 seviyede de kullanıyoruz: Gerçek şekli dinleyici ile en güvenli ilişki şeklini belirler oysa üstü kapalı içerik -- dinleyicinin satır aralarını okuyabilmesini bekleriz -- dinleyen kişinin içeriğe en yakın anlamı yorumlayarak çıkartabilmesini sağlar ve muhtemelen farklı bir ilişki türünü başlatır.
Nazikçe bir şeyi istemek bunun en basit örneğidir. isteğinizi koşullu bir şekilde ifade ederseniz: "Şu pencereyi açabilirsen, memnun olurum" içerik emir kipi olmasına rağmen, emir kipi kullanmama nedeniniz egemen bir tavır içinde olmadığınız anlamına geliyor öyle olsaydı karşınızdaki kişinin emre uyacağını bilebilirdiniz. Diğer taraftan, şu lanet guacamole sosundan istiyorsunuz "eğer-sonra" ifadesini kullanarak bunu ifade ettiğinizde, mesajınızı patronluk taslıyormuş gibi görünmeden karşı tarafa ulaştırabilirsiniz.
Daha zekice bir ifadeyle, bence rüşvet, tehdit, öneri, taciz gibi konularda makul bir inkar şansı tanıyan bu üstü kapalı konuşma şekli işe yarıyor. Bir de şunu düşünün, eğer dil sadece gerçek anlamıyla kullanılabiliyor olsaydı nasıl olurdu? Bunu oyun teorisindeki pay-off matrix açısından düşünebilirsiniz. Kendinizi polis memuruna rüşvet vermek isteyen adamın yerine koyun. Karşınızda dürüst bir polis memuru ile dürüst olmayan bir polis memuru olması olasılıkları çok yüksek. Eğer polise rüşvet vermezseniz bir trafic cezası alacaksınız -- ya da "Fargo"daki gibi, daha kötüsü -- Memur ister dürüst olsun ister olmasın hiçbir şeyi tehlikeye atmaz ama hiçbir şey de kazanmazsınız. Bu durumda, sonuçlar oldukça kesindir. Öte yandan, rüşveti uzatırsanız memur da dürüst değilse, elinden kurtulmak için yüklü bir ödeme yaparsınız. Eğer memur dürüst biriyse, rüşvet vermekten tutuklanmak gibi büyük bir ceza alırsınız. Bu oldukça endişe verici bir durum.
Buna karşılık, dolaylı anlatım sayesinde gizli bir rüşvet teklif ederseniz dürüst olmayan bu memur bunu bir rüşvet olarak yorumlar bu durumda da bir mebla ödersiniz. dürüst memur ise sizi bu rüşvete bağlı olarak alı koyamaz ve böylece baş belası bir trafik cezasını alırsınız. Böylece her iki dünyanında en iyisini elde edersiniz. Buna benzer bir çözümleme cinsel taciz durumunun olası uygunsuzluğuna ve makul bir inkar şansının mevcut olduğu diğer vakalara da uygulanabilir Sanırım bu durum uzunca bir süredir diplomatlar tarafından bilinen bir şeyi doğruluyor. Yani, "dilin belirsizlik hali" bir hata veya bir kusur olmaktan çok öte, gerçekte sosyal etkileşim sırasında kendi avantajımıza kullandığımız bir dil özelliği olabilir.
Özetlemek gerekirse; "dil", insan doğasını yansıtan gerçeği nasıl algıladığımızı, dildeki karmaşıklıkları ve çeşitli tuhaflıkları analiz ederek onu bir diğeriyle nasıl ilişkilendirdiğimizi gösteren kolektif bir icattır. Bizi motive eden şeyin üzerine bir pencere açabiliriz. Çok teşekkür ederim.
About The Speaker
Linguist Steven Pinker questions the very nature of our thoughts -- the way we use words, how we learn, and how we relate to others. In his best-selling books, he has brought sophisticated language analysis to bear on topics of wide general interest.
Full bio and more links
About This Talk
Steven Pinker, "Düşünme Araçları" kitabının özel bir tanıtımı olarak, dilimizin, aklımızdan geçenleri nasıl ifade ettiğine ve seçtiğimiz kelimelerin aslında bizim sandığımızdan daha fazla iletişim kurduklarına dikkat çekiyor.
Translated into Turkish by Esen Kılıç
Reviewed by osman oguz ahsen
Comments? Please email the translators above.
What to Watch Next
Subscribe to TED
Related Themes And Tags
We want you to share our Talks!
Just follow the guidelines outlined under our Creative Commons license.

Email This



This comment will be attributed to . Not ? Sign out.