Follow TED
Be the first to know about new TEDTalks, TED news and other announcements.
Click on any phrase to play the video from that point.
1 yıl önce sizlere henüz tamamlanma sürecinde olan bir kitaptan söz etmiştim. Aradan geçen süre içinde kitap piyasaya çıktı ve bugünkü konuşmamda, sizlere bu kitaba esin kaynağı olan bazı tartışmalardan söz etmek istiyorum. Kitabın adı “Boş Sayfa”. Bu ad, insan zihninin boş bir sayfa olduğu ve zihnin tüm yapılarının sosyalleşme, kültür, aile ve deneyimlerden geldiğini ileri süren popüler düşünceye dayanıyor. “Boş sayfa” 20. yüzyılda etkili bir düşünceydi. İşte bu düşünceyi özetleyen birkaç alıntı: “İnsanoğlunun bir doğası yoktur", tarihçi Ortega y Gasset; “İnsanoğlunun içgüdüleri yoktur”, antropolog Ashley Montagu; “İnsan beyni tüm davranışlara muktedirdir ve hiçbirine önceden programlanmamıştır”, günümüz bilimadamı Stephen Jay Gould.
İnsan zihninin boş bir levha olduğundan şüphe etmek için pek çok neden var ve bu nedenlerin bazıları sadece sağduyudan gelir. Bir çok insanın bana yıllardır sözünü ettiği gibi Birden fazla çocuğu olan herhangi biri çocukların belli huylar ve yeteneklerle dünyaya geldiğini bilir; bu tamamiyle çevreden edinilmez. Ah, ayrıca hem bir çocuk ve hem de bir evcil hayvan sahibi olan herhangi biri, konuşmaya maruz kalan çocuğun bir dil edineceğini ama bunun bir evcil hayvan için söz konusu olmayacağını elbette farkeder. muhtemelen çocuklar ve evcil hayvanlar arasındaki doğuştan gelen bazı farklılıklar yüzünden. Ve heteroseksüel bir ilişki içindeki herhangi biri, kadınların ve erkeklerin zihninin ayırt edilemez olmadığını bilir. Sanırım, aslında boş sayfalar olarak doğmadığımızı gösteren, ve her geçen gün artan bilimsel araştırma sonuçları da var. Bunlardan biri, antropolojiden, İnsanoğlunun evrensel özellikleri çalışması. Eğer daha önce antropoloji aldıysanız, diğer egzotik kültürlerin nasıl olduğunu ve sözümona herşeyin buradakinin tam tersi olduğu yerlerin varlığını göstermenin antropologlar için bir tür mesleki haz olduğunu bilirsiniz. Ama bunun yerine dünya kültürlerinde nelerin evrensel olduğuna bakarsanız son derece zengin bir takım davranışlar, duygular ve dünyadaki altıbin küsur kültürün tümünde görülebilen dünyayı ifade etme biçimleri bulacaksınız. Antropolog Donald Brown bunların tümünü listelemeyi deniyor ve bunlar estetikten şefkat ve yaş statülerine, sütten kesmekten, silahlar, hava, kontrol girişimleri, beyaz renk, ve dünya görüşüne kadar herşeyi içeriyor.
Ayrıca genetik ve sinirbilim, her geçen gün beynin içiçe geçmiş, çapraşık biçimde yapılandığını gösteriyor. Bu, nörobiyolog Paul Thompson ve meslektaşlarının yakın zamanda MRI kullanarak yaptıkları ve insan çiftlerinden oluşan geniş bir örneklemde korteksin dış tabakasını oluşturan gri maddeyi ölçtükleri bir araştırma. Bir temsili renk şeması kullanarak beynin farklı bölgelerinde ‘gri madde’ki korelasyonları kodladılar. Bu temsili renk şemasında farklılık olmayan bölgeler mor ile kodlandı ve mor dışındaki tüm renkler anlamlı bir istatistiksel korelasyonu gösterdi. Evet, bu insanları rastgele eşleştirdiğimizde ortaya çıkan durum. Doğası gereği, rastgele eşleştirilen iki insanın korteksindeki ‘gri madde’, dağılımda bir korelasyon yoktur. Ve bu da, DNA’larının yarısı ortak insanlarda, yani çift yumurta ikizlerinde görülen durum. Görebileceğiniz gibi, beynin büyük bir kısmı mor değil; yani ikizlerden biri, bu bölgede daha kalın bir kortekse sahipse onun çift yumurta ikizi de öyle. Ve bu da, tüm DNA’ları ortak olan iki kişiyi eşleştirdiğinizde ortaya çıkan durum; yani, klonlar ya da tek yumurta ikizleri. Korteksin çok geniş bir alanında Gri maddenin dağılımındaki yüksek korelasyonları görebilirsiniz.
Bunlar, kulak memesinin biçimi gibi, sadece anatomik farklılıklar değil; bu farklılıkların düşünce ve davranışlarda ortaya çıkan sonuçları var. Aynen Charles Addams’ın ünlü karikatüründe gösterildiği gibi: “Doğar doğmaz ayrılan Mallifert ikizleri tesadüfen karşılaşırlar.” Gördüğünüz gibi, kucaklarında tamamiyle aynı garip aletler olan iki mucit var ve bir patent ofisinin bekleme odasında karşılaşıyorlar. Bu karton sadece bir abartıdan ibaret değil. Çünkü doğar doğmaz ayrılan ve yetişkinliklerinde test edilen tek yumurta ikizleriyle yapılan çalışmalar, onların şaşırtıcı benzerliklerini gösteriyor. Ve bu durum doğar doğmaz ayrılan tek yumurta ikizleriyle yapılan her çalışmada görülürken, doğar doğmaz ayrılan çift yumurta ikizlerinde benzerlikler daha azdır. Benim favori örneğim şu: ikizlerden biri Almanya’da Nazi bir ailede bir katolik olarak büyütülüyor, diğeri ise Trinidad’da bir Yahudi ailede yetiştiriliyor. Minnesota’da bir laboratuvarda burun buruna geldiklerinde, ikisi de tıpatıp aynı denizci mavisi, apoletli gömlekler giyiyor, ikisi de tereyağlı tostlarını kahveye banıyorlar, bileklerine lastik bileklikler takıyorlar, tuvalete girdikten sonra olduğu gibi girmeden önce de sifonu çekiyorlar ve her ikisi de kalabalık asansörlerde hapşırarak insanları şaşırtıp onların havaya zıplamalarını izlemeyi seviyorlardı. Şimdi -- hikaye fazlasıyla iyi görünebilir, ama bu kişilere psikolojik testler uyguladığınızda aynı sonuçları alıyorsunuz -- yani doğar doğmaz ayrılan tek yumurta ikizleri son derece şaşırtıcı benzerlikler gösteriyorlar.
Şimdi hem sağduyuyu hem de boş levha doktrinini sorgulamaya çağıran bilimsel verileri hesaba kattığımızda; hala neden böyle cazip bir kavram var? Evet, insanların bu doktrini hoş bulması için pek çok politik neden var. En önde geleni şu; eğer bizler boş sayfalar olarak doğduysak öyleyse, doğal olarak, eşitiz, çünkü sıfır eşittir sıfır, eşittir sıfır, eşittir sıfır. Ama eğer sayfada yazılı bir şeyler varsa öyleyse bazı insanlar diğerlerinden daha fazlasına sahip olabilir ve bu düşünce biçimine göre, bu durum ayrımcılığı ve eşitsizliği haklı çıkaracaktır.
İnsan doğasına karşı duyulan bir başka politik korku ise eğer boş sayfalar olarak doğduysak mükemmel insanlığı oluşturabileceğimiz -- yani yüzyılların hayali olan türümüzün mükemmelliğini sosyal mühendislik aracılığıyla oluşturmak. Fakat eğer belli içgüdülerle dünyaya geliyorsak bunların bazıları bizi bencillik, önyargı ve şiddete mahkum edebilir. Kitapta bunların mantıksız sonuçlar olduğunu ileri sürüyorum. Bu uzun hikayeyi sadece özetlemek gerekirse: Öncelikle adalet kavramı, ‘aynı’lık kavramıyla aynı şey değildir. Ve bu durumda, Thomas Jefferson Bağımsızlık Bildirgesi'nde “Biz şu gerçeklerin açık olduğu görüşündeyiz: bütün insanlar eşit yaratılmışlardır” derken “Biz şu gerçeklerin açık olduğu görüşündeyiz: bütün insanlar birbirinin klonudur” demek istememiştir. Daha ziyade, tüm insanlar hakları bakımından eşittirler, her bir kişiye, bir birey olarak muamale edilmeli ve ait olabilecekleri belli bir grubun istatistiksel genellemelerine dayanarak önyargıyla yaklaşılmamalıdır, demektedir. Ayrıca eğer belli başlı berbat güdülerle doğmuş olsak bile bunlar bizi otomatik olarak berbat davranışlara yöneltmez. Çünkü insan aklı, çok parçalı, karmaşık bir sistemdir ve bu parçaların bazıları diğerlerini engeller. Örneğin; esas itibariyle tüm insanların bir ahlak duygusuyla dünyaya geldiklerine ve tarihten ders almamıza izin veren bilişsel yeteneklerimiz olduğuna inanmak için mükemmel nedenler var. Öyleyse, insanların bencilliğe ya da açgözlülüğe yönelik dürtüleri olsa bile bu, kafatasının içindeki tek şey değil ve aklın bunlara karşı koyan diğer parçaları var.
Kitapta, Bunun gibi anlaşmazlıklar ve daha pek çok infial yaratan mesele, sıcak bölgeler, Çernobilin radyasyonlu toprakları, elektrikli raylar üzerinde yürüyorum, -ki bunlar sanat, klonlama, suç, özgür irade, eğitim, evrim, cinsiyet farklılıkları, Tanrı, homoseksüellik, bebek öldürme, eşitsizlik, Marksizm, ahlak, Nazizm, ebeveynlik, politika, ırk, din, kaynak tüketimi, sosyal mühendislik, teknolojik risk ve savaş konularını içeriyor. Ve tabii ki, bu konuları ele almanın belli riskleri vardı. Kitabın ilk taslağını yazdığımda değerlendirmeleri için bunu pek çok meslektaşıma gönderdim ve işte aldığım tepkilerden bazıları: “Evine bir güvenlik kamerası taktırsan iyi edersin” “Bundan böyle ödüller, iş teklifleri ya da akademik topluluklarda yer almayı bekleme” “Yayıncına yazar biyografinde memleketini yazmamasını söyle” “Akademik ünvanın var mı?” -
Evet, kitap Ekim ayında yayımlandı ve korkunç bir şey olmadı. Ben... sanki... Aslında gergin olmak için neden vardı Ve davranış bilimlerinde tartışmalı bir tarafta olan ya da rahatsızlık verici bulgular keşfeden insanlara ne olduğuna dair tarihi bilen biri olarak, gergin hissettiğim anlar oldu. Pek çok olayda - ki bazılarından kitapta da söz ediyorum, ihtilaflı bulguları tartıştığı için iftira atılan, Nazi diye adlandırılan, fiziksel saldırıya maruz kalan, cezai kovuşturmaya uğrayan, insanlar var. Ve bu bubi tuzaklarından biriyle ne zaman karşılaşacağınızı asla bilemezsiniz. Favori örneğim; solaklarla araştırma yapan ve solakların hastalıklara, kazalara daha yatkın olduklarını ve yaşam sürelerinin daha kısa olduğunu gösteren bazı bulgular yayınlayan bir çift psikolog. Bu arada, o zamandan beri bu genellemenin doğru olup olmadığı belirsiz, ama o dönemdeki veriler bu genellemeyi desteklemekteydi. Neyse, çok kısa bir süre içinde ölüm tehditleri içeren öfkeli mektuplarla yaylım ateşine tutuldular, kızgın solaklar ve destekçileri tarafından pek çok bilimsel dergide yasaklandılar ve istemeyerek neden oldukları kin ve nefret yüzünden gerçekten mektuplarını açmaya korkar oldular.
Evet, gece yeni başlıyor ama kitap altı aydır piyasada ve korkunç bir şey olmadı. Dehşet verici profesyonel sonuçlardan hiçbiri olmadı -- Cambridge kentinden sürgün edilmedim. Ama sözünü etmek istediğim, “Boş Sayfa”nın aldığı 80 küsur eleştiri yazısında en güçlü tepkiyi alan, infial yaratan iki mesele. Birkaç saniyelğine bunların hangi meseleler olmadığını sıralayacağım ve bakalım, -- -- tahminimce radyo röportajları ve çeşitli eleştirilerdeki tepkilerin yüzde doksanına neden olan bu iki meseleyi tahmin edebilecek misiniz? Bu iki mesele, şiddet ve savaş değil, ırk ve cinsiyet değil, Marksizm ve Nazizm değil. Bu iki mesele, sanat ve ebeveynlik. - İzninizle, bu hiddetli karşılığı neyin harekete geçirdiğini söyleyeyim ve bu iddiaların gerçekten acımasızca olup olmadığına karar vemeyi size bırakacağım.
Sanatla başlayayım. Birkaç slayt önce sunduğum insanların evrensel özellikleri listesinde sanata işaret ediyorum. Bugüne kadar dünyanın en uzak köşesinde bile keşfedilmiş hiçbir toplum yoktur ki, sanat olarak değerlendireceğimiz birşeye sahip olmasın. Görsel sanatlar – yüzeylerin ve bedenlerin süslenmesi -- insanlığın bir evrensel bir özelliği olarak ortaya çıkar. Tüm kültürlerde varolan hikayeler anlatmak, müzik, dans, şiir, sanatsal tema ve motiflerin pek çoğu -- ki bunlar bize sanatta haz veren şeylerdir, tüm insan topluluklarında bulunabilir: Simetrik formların tercih edilmesi, tekrarlama ve tasrifin kullanımı, hatta dünyadaki tüm şiirlerde olabilecek kadar karakteristik şeyler; yaklaşık üç saniyelik uzunlukta, duraklarla birbirinden ayrılan dizeleriniz vardır. Şimdi, öte yandan, yirminci yüzyılın ikinci yarısında, sık sık sanatın inişte olduğu söylenir. Ve elimde bir derleme var, Entelektüel dergilerden, günümüzde sanatın inişte olduğunu onaylamayan muhtemelen 10 ya da 15 başlık. Size birkaç örnek alıntı sunacağım: “Şunu ileri sürebiliriz ki; dönemimiz, kültür standartlarının elli yıl öncekine göre düştüğü iniş dönemlerinden biridir ve bu düşüşün kanıtları insan faaliyetlerinin her kademesinde görülebilir durumda.” Bu alıntı, T. S. Eliot’dan. Yaklaşık elli yıl öncesinden. Ve daha yakın tarihli olan: “Zamanımızda, yüksek kültürün sürüdürülmesi olasılığı, gitgide zorlaşmaktadır. önemli kitabevleri satış yetkilerini kaybediyorlar, kar amacı gütmeyen tiyatrolar repertuarlarını ticarileştirerek hayatta kalıyorlar, senfoni orkestraları programlarını hafifletiyorlar, kamu televizyonunun İngiliz durum komedilerinin tekrarlarına bağımlılığı gitgide artıyor, klasik (müzik) radyo istasyonları gittikçe azalıyor, müzeler hasılat yapan şovlara başvuruyorlar, dans ölüyor.” Bu, Robert Brustein’dan, ünlü drama eleştirmeni ve yönetmen, yaklaşık beş yıl önceki New Republic’ten.
Evet, aslında sanat inişte değil. Bunun bu salondaki kimse için sürpriz olacağını sanmıyorum, ama bir standarda göre, bunlar asla büyük ölçüde gelişmekte değilller. Elbette tamamiyle yeni sanat formları ve pek çoğunuzun şu birkaç gün içinde duyduğunuz yeni medya var. Herhangi bir ekonomik standarda göre, tüm sanat formlarına olan talep fırlıyor, bunu, opera bilet fiyatlarından tutun kitap satış rakamlarına yayınlanan kitap sayısına, piyasaya çıkan müzikal sayısına, yeni albüm sayısına ve benzeri şeylere dayanarak söyleyebilirsiniz. Sanatın düşüşte olduğu yakınmasının gerçeklik tanecikleri üç katmandan geliyor. Bunlardan biri, 1930’lardan beri elit sanatta -- örneğin; repertuarının çoğu 1930 öncesine dayalı büyük senfoni orkestraları tarafından icra edilen ya da büyük galeriler ve prestijli müzelerde sergilenen çalışmalar. Edebi eleştiriler ve analizlerde… Muhtemelen kırk ya da elli yıl önce, edebi eleştiriler bir tür kültürel kahramandı; şimdi ise sadece bir tür ulusal fıkra. Ve üniversitelerde, beşeri ilimler ve sanat programları... pek çok ölçüme göre aslında düşüşte. Öğrenciler grup olarak olarak bunlardan uzak duruyor, üniversiteler sanat ve beşeri ilimlere yatırım yapmıyor.
Evet, işte bir teşhis. Bana sormadılar, ama kendi itiraflarına göre, alabilecekleri tüm yardımlara ihtiyaçları var. Ve şunu belirtmek isterim ki; elit sanat ve sanat eleştirisindeki bu sözümona düşüşün insan doğasının yaygın biçimde inkar edildiği bir tarihin aynı noktasında olması bir rastlantı değil. Ünlü bir alıntı, -- Web'de bakarsanız, bunu temel İngilizce programlarının edebi değerlendirmelerinde bulabilirsiniz -- “Aralık 1910’da, insan doğası değişti.” Virgina Wolff’dan bir alıntı ve bundan tam olarak ne kastettiği üzerine bazı tartışmalar var. Fakat bu programlara bakıldığında şu çok açıktır; -- bu şimdi, yüzyıllardır ya da bin yıllardır süregelen tüm sanat formlarının değerinin yirminci yüzyılda bir kenara atıldığını söylemenin bir yolu olarak kullanılır. Sanattaki güzellik ve hazzın -- ki bu muhtemelen evrensel -- sahte, kitsch ya da ticari olduğu düşünülmeye başlandı. Barnette Newman’ın, modern sanat dürtüsünün burjuva ve bayağı olarak düşünülen güzellik kavramını yıkmak olduğunu belirten ünlü bir sözü var. İşte bir örnek. Yani, bu belki onbeşinci yüzyıldaki kadın formunun görsel tasvirinin sadece temsili bir örneği. İşte yirminci yüzyıldaki kadın formunun tasviri için temsili bir örnek. Ve görebileceğiniz gibi, elit sanatın duyulara hitap etme yolunda bir şeyler değişti.
Aslında modernizm ve Post-modernizm hareketlerinde güzellik olmaksızın görsel sanatlar, anlatı ve tema olmaksızın edebiyat, ölçü ve uyak olmaksızın şiir süsleme, ölçek, yeşil alan ve doğal ışık olmaksızın mimari ve planlama, melodi ve ritim olmaksızın müzik ve açıklık, estetiğe yönelik dikkat ve insanlık durumuna ilişkin içgörü olmaksızın eleştiri vardı. (Gülüşmeler) İzninizle, bu son cümleyi desteklemek için bir örnek vereyim. Ama burada, zamanımızın en ünlü edebiyat alimlerinden Berkeley profesörü, Judith Butler var. Ve işte onun analizlerinden bir örnek: Güç ilişkilerinin tekrara tabi olduğu hegemonya görüşüne nispeten eşteş biçimde sermayeyi sosyal ilişkileri yapılandırmak olarak anlayan yapısalcı görüşten hareketle birleşme ve yeni ifade biçimleri yapı fikrine zamansallık sorununu getirdi ve yapısal bütünlükleri teorik nesneler olarak alan Althuserci kuramın formundan bir kaymaya damgasını vurdu...” Evet, fikri anlıyorsunuz. Bu arada, bu bir cümle -- bunu daha detaylı çözümleyebilirsiniz. Evet, “Boş Sayfa”daki argüman, yirminci yüzyıldaki elit sanat ve eleştirinin, genel olarak tüm sanatlar değilse de, güzelliği, hazzı, netliği, içgörü ve stili küçümsediği idi. İnsanlar, elit sanat ve eleştiriden uzak duruyorlar. Ne karmaşa – acaba neden? Neyse, bu muhtemelen kitaptaki en tartışmalı iddialardan birine dönüştü. Birisi bana, bu konuya saplanmamın sebebinin cinsiyet, Nazizm, ırk ve benzeri tartışmalar sonucu ortaya çıkacak öfkeyi saptırmak olup olmadığını sordu Buna yorum yapmayacağım. Ama bu kesinlikle pek çok üniversite profesöründen güçlü bir tepkiye neden oldu.
Evet, diğer sıcak konu ise ebeveynlik. Ve başlangıç noktası, Hepimizin ebeveynlik sanayii merkezinin öğütlerine maruz kalmamız. İşte -- işte etrafı kuşatılmış bir anneden temsili bir alıntı: “Ebeveynlik öğütlerinden bunaldım. Çocuklarımla çok fazla fiziksel aktivitede bulunmalıyım, böylece sağlıklı yetişkinler olarak büyümeleri için onlara spor yapma alışkanlığını aşılayabilirim. Ve her türlü zeka oyununu oynamam isteniyor, böylece akıllı olacaklar. Ve her nevi oyun var – el becerileri için hamurlar, okuma becerisi için sözcük oyunları, kaba motor becerileri oyunları, ince motor becerileri oyunları. Hayatımı çocuklarımla ne oynayacağımı bulmaya adamışım gibi hissediyorum” Sanırım, yakınlarda anne-baba olmuş herkes bu anneye katılacaktır.
Evet, işte ebeveynlikle ilgili aydınlatıcı bazı gerçekler. Bu öğütlerin dayandığı, ebeveynlikle ilgili çalışmaların çoğu işe yaramaz. İşe yaramazlar, çünkü kalıtımı kontrol etmiyorlar. Ebeveynlerin yaptıkları ile çocukların neye dönüştüğü arasındaki korelasyonu ölçüyorlar ve bunun nedensel bir ilişki olduğunu varsayıyorlar: Aile çocuğu biçimlendirdi. Çocuklarıyla çok konuşan aileler, ifade becerileri gelişmiş çocuklar yetiştirirler, çocuklarına şaplak atan aileler şiddete eğilimli çocuklar yetiştirirler, vesaire. Ve bunların çok azı ebeveynin, -- çocuğun ifade becerileri gelişmiş veya şiddete eğilimli olma şansını artıran genleri aktarması olasılığını kontrol eder. Bu çalışmalar, çocuklarına bir ortam sağlayan ancak onlara genlerini aktarmayan ailelerin evlat edinilmiş çocuklarıyla tekrar edilene kadar sonuçlarının geçerli olup olmadığını bilemeyiz.
Genetik açıdan kontrollü çalışmaların aydınlatıcı bazı sonuçları var. Mallifert ikizlerini hatırlayın: doğar doğmaz ayrılan ve sonra patent ofisinde karşılaşan -- önemli ölçüde benzerdiler. Peki, Mallifert ikizleri birlikte büyüselerdi ne olacaktı? Şöyle düşünebilirsiniz; evet daha da benzer olacaklardı, çünkü sadece genlerini değil, ortamı da paylaşacaklardı. Bu onları süper-benzer yapacaktı, doğru mu? Yanlış. Doğar doğmaz ayrılmış tek yumurta ikizleri ya da herhangi bir çift kardeş, birlikte büyüdüklerinde olacaklarından daha az benzer değildirler. O yıllar içinde, büyüdüğünüz evde olup biten hiçbirşey kişiliğiniz ya da zekanız üzerinde kalıcı etki bırakıyormuş gibi görünmüyor. Tamamen farklı bir yöntemle tamamlayıcı bir bulgu, birlikte yetiştirilen evlat edinilmiş çocuklar -- ayrı yetiştirilen tek yumurta ikizlerinin aynadaki aksidir, aileyi, evi, mahalleyi paylaşırlar; genlerini paylaşmazlar – hiç de aynı biçimde sonuçlanmıyor. Tamam – benzer bulgularla iki farklı araştırmalar grubu.
Bunun ortaya koyduğu şu: çocuklar, uzun vadede ebeveynleri tarafından şekillendirilmezler, ama kısmen -- sadece kısmen – genleri, kısmen kültür, geniş anlamda ülkenin kültürü ve çocukların kendi kültürü, yani akran grupları tarafından şekillendirilirler -- aynen bugün Jill Sobule’den öğrendiğimiz gibi çocukları ilgilendiren bu -- ve çok geniş ölçüde, pek çok insanın kabul edebileceğinden daha geniş ölçüde tesadüf tarafından: rahimde beynin bağlantılarındaki tesadüfi olaylar; yaşamınızı sürdürürken olan tesadüfi olaylar.
Öyleyse konuyu seçimler konusuna getirecek bir notla bitireyim. Sanırım insan doğasına ilişkin bilimler; davranışsal genetik, evrimsel psikoloji, sinirbilim, bilişsel bilimler önümüzdeki yıllarda gitgide çeşitli dogmaları, kariyerleri ve köklü politik inanç sistemlerini yıkacaklar. Ve bu, bize bir seçim sunuyor. Ya insanoğluyla ilgili belli gerçekler ve konular tabu olarak düşünelecek, içinden iyi bir şey çıkmayacağı için uzak durmamız gereken yasaklı bilgiler olacak ya da onları dürüstçe araştıracağız. Benim bu soruya kendi yanıtım, ondokuzuncu yüzyılın büyük sanatçısı Anton Çehov’dan geliyor "İnsan, ona nasıl biri olduğunu gösterdiğinde daha iyi biri olacaktır." Sanırım argüman bundan daha anlamlı biçimde ortaya konamazdı. Çok teşekkür ederim. (Alkış)
Got an idea, question, or debate inspired by this talk? Start a TED Conversation, or join one of these:
Steven Pinker’ın kitabı, Boş Sayfa, tüm insanların doğuştan getirdikleri bazı özelliklerle dünyaya geldiklerini ileri sürüyor. Pinker, burada, savı ve bazı insanların bu savı neden yıkıcı buldukları üzerine bir konuşma yapıyor.
Linguist Steven Pinker questions the very nature of our thoughts -- the way we use words, how we learn, and how we relate to others. In his best-selling books, he has brought sophisticated language analysis to bear on topics of wide general interest. Full bio »
Translated into Turkish by Aysu Mutlutürk
Reviewed by Sancak Gülgen
Comments? Please email the translators above.
19:15 Posted: Sep 2007
Views 878,524 | Comments 412
21:16 Posted: Sep 2006
Views 3,539,086 | Comments 540
19:11 Posted: Jan 2007
Views 438,227 | Comments 89
Just follow the guidelines outlined under our Creative Commons license.
This comment will be attributed to . Not ? Sign out.