Follow TED
Be the first to know about new TEDTalks, TED news and other announcements.
Click on any phrase to play the video from that point.
Bu resmi sadece birkaç dakika önce buradan 10 blok uzakta çektim. Burası, Oxford'daki Grand Cafe. Bu resmi çektim çünkü, burası İngitere'de açılan ilk kahvehane, 1850 yılında açıldı. BuranBurayı ünlü yapan şey bu. Bunu size göstermek istememin nedeni size tarihi İngiltere'ye özgü bir Starbucks turu yaptırmak istemem fdeğil. daha çok, İngiliz kahvehanelerinin son 500 yılda ortaya çıkan ve yayılan entellektüel tomurcuklanmaya katkısını göstermek için istedim, kü bu sürece biz artık Aydınlanma diyoruz.
Kahvehaneler bu Aydınlanma sürecinin başlamasında çok önemli bir rol oynadılar, bunun kısmen nedeni orada içilen şeyin niteliği. Çünkü, kahve ve çayın İngiliz kültüründe yaygınlaşmasından önce insanlar --hem sosyete hem ve sokaktaki adamlar-- sabah akşam, gün doğumundan batana kadar içki içiyorlardı. Gün içinde tercih edilen iecek alkoldü. Kahvaltıda biraz bira, öğlen yemeğinde biraz şarap, sonra cin -- özellikle 1650 yıllarında-- ve gün bitiminde de biraz daha şarap ve bira. Sağlıklı seçenek buydu, çünkü su içilecek kadar güvenli değildi. Bu nedenle, kahvehanelerin yğkeslişine kadar aslında hemen hemen bütün nüfüs gün boyu sarhoş geziniyordu. Nasıl olduğunu tahmin edebilirsiniz değil mi? kendinizden düşünün -- bunun bazıları için geçerli olduğundan eminim-- eğer bütün gün içki içiyor olsanız ve birden bire sizi uyuşturan bir maddeden, sizi uyaran bir maddeye geçerseniz aklınızdan daha iyi fikirler geçmeye başlar. Daha keskin bir zekanız olur, daha tetikte olursunuz. Bu nedenle İngiltere'de çay ve kahveye geçişi takiben müthiş bir yenilikçilik atağına geçmesine şaşırmamak lazım.
Kahvehaneleri önemli kılan bir diğer unsur ise bu mekanların mimarisi. Buralar, farklı kültür ve geçmişlere sahip insanların bir araya gelerek farklı alanlardaki deneyimlerini paylaştıkları yerlerdi. Buralar, Matt Ridley'in konuşmasında bahsettiği gibi fikirlerin seviştikleri yerlerdi. Burası bir nevi yatakodası gibiydi. Fikirler burada bir araya geliyorlardı. Ve bu döneme ait pek çok buluşun geçmişinde bir yerlerde bir kahvehane saklıdır.
Son beş yıl içinde kahvehaneler hakkında düşünerek epey bir vakit geçirdim, çünkü iyi fikirlerin nereden geldiğini bulmaya çalışan bir arayış içindeydim. Bu alışılmadık yeniliklikçi fikrilere ve alışılmadık yaratıcılığa yol açan ortamlar nelerdir? Yaratıcılığı destekleyen çevresel faktörler neler olabilir? Şunu yaptım: hem kahvehane ve benzeri yerleri inceledim; hem de inanılmaz derecede yenilikçi fikirler üretmiş olan İnternet gibi medya ortamlarını inceledim; ilk şehirlerin tarihlerini inceledim; hatta mercan adaları ve yağmur ormanları gibi alışılmadık derecede biyolojik çeşitlilik gösteren yerelere gittim; ve bu tip yerlerde durmadan ortaya çıkan ortak bir şablon, kendini tekrarlayan bir davranış biçimi aradım. Onlardan ders alabileceğimiz, onları alıp kendi yaşantımıza ya da kurumlarımıza, hatta çevremize uygulayarak onları daha yaratıcı ve yenilikçi hale getirebileceğimiz tekrar eden şablonlar mevcut mudur? Sanırım birkaç tane buldum.
Ama bunlara anlam verebilmek ve gerçekten anlayabilmek için fikir-üretimi ile ilgili koseptlerin bizi sürüklediği alışılageldik kelimelerden ve benzetmelerden uzak durmaya çalışmanız gerekli. İlham verici anları tarif etmek için kullandığımız zengin bir kelime dağarcığımız var. Beynimizde bir an şimşek çakması, ilham gelirken donup kalmak gibi deyişlerimiz var; "Evraka!" anlarımız, hatta beynimizde yanan ampuller, değil mi? Tüm bu kavramlar, her ne kadar gösterişli söylemler olsalar da tek bir basit önyargıyı paylaşıyorlar, bu da, bir fikirin, genellikle muhteşem ve aydınlatıcı bir anda ortaya çıkan tek bir kavram olduğu.
Ancak, şunu söyleyebilirim ki, bence ozellikle başlangıçta yeni bir fikir aslında temele inerseniz bir şebekedir. Yani, beyninizin içinde şunlar oluyor. Bir fikir, yeni bir fikir, beyninizin içinde birbirleriyle senkronize ateşlenen yeni bir sinir ağıdır. Daha önce ortaya çıkmamış yeni bir dizilimdir. Şimdi soru şu: Bu tip yeni ağların oluşumunun daha çok olduğu ortamlara beyninizi nasıl götürebilirsiniz? Aslında, ilginç olan şu ki, dış dünyadaki bu tip şebeke yapıları aslında insan beyninin içindeki şebeke yapısının birer taklidi.
Kullanmak istediğim benzetme için aslında epey yakın zamana ait bir fikirin hikayesinden, epey güncel -- 1650'lerden daha güncel en azından. Timoty Prestero adında harika bir adam var, bu adamın "Önemli Tasarım" diye bir firması var. Bu ekip, gelişmekte olan ülkelerde başta gelen sorunlardan biri olan bebek ölüm oranalrına ilişkin birşeyler yapmak istemiş. Bu konuyla ilgili en sıkıntılı konulardan biri de, yenidoğan bebekler için inkübatör ( yaşam destek cihazları) temin edilmesi. Eğer özetle bebekleri sıcak tutmayı başarırsak --çok basitçe-- buralardaki bebek ölüm oranlarını yarı yarıya azaltabiliriz. Bu teknolojiye sahibiz, şu anda gelişmiş ülkelerde standart bir teknoloji bu. Sorun şu ki, 40.000 dolar verip bir inkübatör alır ve bu cihazı Afrika'da orta büyüklükte bir köye gönderirseniz, bir ya da iki yıl sorunsuz çalışacaktır. ama bir süre sonra bir yerleri arızalanacak, bozulacak ve sonsuza kadar bozuk kalacaktır, çünkü 40.000 dolar değerindeki bu cihaza yedek parça sağlayacak bir sistem, ve onu tamir edecek bir uzman mevcut değil. Böylece, bu ülkelere yardım sağlamak için elinizdeki tüm parayı bu ileri teknoloji ürünlerine yatırmış olursunuz ve sonunda tüm bu yatırımlar işe yaramaz hale gelirler.
Prestero'nun ekibinin yapmaya karar verdiği şey buydu, etrafı inceleyip, gelişmekte olan bu ülkelerdeki hangi mevcut kaynakları kullanabileceklerini görmek. Şunu farkettiler, buralarda yaşayan insanların çoğunun DVR cihazları ya da mikrodalga fırınları yoktu, ama arabalarını çalışır durumda tutma konusunda epey başarılıydılar. Bu yerlerin hemen hepsinde sokakta çalışan bir sürü Toyota Forerunner mevcut. Yani arabaları çalışır halde tutma konusunda epey uzmanlar. Bunun üzerine, Prestero'nun ekibi şunu düşündü: "Tamamı araba yedek parçalarından oluşan bir inkübatör imal edebilir miyiz?" Sonunda ürettikleri cihaz buydu. Adı yenibakım cihazı. Dışarıdan, modern batılı bir ülkedeki herhangi bir hastanede bulabileceğiniz inkübatöre benziyor. İçi ise tamamen araba parçalarından oluşuyor. İçinde pervane var, ısıyı far lambaları ile veriyor, alarm olarak kapı açık uyarısı kullanılmış. Araba aküsü ile çalışyor. Yani bu cihaz bozulduğunda tamir etmek için gereken tek şey Toyota yedek parça bayiinden edineceğiniz yedek parçalar ve tamir yeteneği. Bu gerçekten de harika bir fikir, ama benim söylemek istediğim bunun aynı zamanda ortaya çıkan iyi fikirler için çok iyi bir benzetme olduğu. Biz, ortalığı yerinden oynatacak fikirlerimizin bir nevi 40.000 dolarlık inkübatör gibi son model olduğunu düşünmeyi severiz, oysa çoğunlukla böyle değillerdir. Genelde yakında, ortalıkla bulunan parçaların birleşmesinden oluşmuşlardır.
Diğer insanlardan fikir alırız, bize birşeyler öğretmiş olan insanlardan, kahvehanelerde karşılaştıklarımızdan ve bu fikirleri birbirlerine ekleyerek yeniden şekil veririz, yeni bir şey yaratırız. Yeniliğin ortaya çıktığı an budur işte. Bu aynı zamanda yenilikçilik ve derin düşünce ile ilgili kafamızdaki bazı modelleri de değiştirmemiz gerektiği anlamına geliyor. Bakın, klasik modellerden biri bu. Bir diğeri de Newton CAmbrıdge'deykenki Newton ve elma, Bu Oxford'dan bir heykel. Yani, adeta orada öyle durup derin düşüncelere dalmışken, daldan bir elma düşüyor ve birden yerçekimi teorisini akıl ediyorsunuz. Aslında, tarih boyunca yenilikçiliğe önayak olmuş yerler aslında biraz şöyle görünme eğilimindedirler. Bu, Hogarth'ın bir tavernadaki politik bir akşam yemeğini betimlediği meşhur tablosu, ama o zamanlardaki kahvehaneler böyle görünüyordu. İşte fikirleri bir araya getiren insanların yeni, ilginç ve öngörülmeyen tesadüflere maruz kaldığı,farklı geçmişe sahip insanlarla beklenmedik şekilde karşılaştıkları kaotik ortamlar buralar. Yani, eğer yenilikçilik peşinde bir organizasyon yaratmak istiyorsanız size tuhaf gelse de, buradakine benzer ortamlar yaratmalıyız. Ofisiniz buna benzemeli. vermeye çalıştığım mesajın bir kısmı bu.
Bununla ilgili sorunlardan biri de şu, bu alanda yeterince araştırma yaparsanız göreceksiniz ki insanlar kendi ürettikleri iyi fikirleri ya da geçmişteki en iyi fikirlerini anımsama ve rapor etme konusunda inanılmaz derecede tutarsızdır. Bundan birkaç yıl önce, Kevin Dunbar adındaki harika bir araştırmacı ortalıkta dolanıp bir nevi "Big Brother" yaklaşımı ile iyi fikirlerin nerelerden geldiğini bulmaya çalıştı. Dünyadaki bir sürü bilimsel araştırma laboratuvarını ziyaret etti ve herkesi günlük işlerini yaparken videoya kaydetti. Mikroskop başında otururken, su makinesinin başında iş arkadaşları ile sohbet ederken, bütün hepsini. Tüm konuşmaları da kaydetti ve en önemli fikirlerin nerelerde ortaya çıktığını bulmaya çalıştı. hepimiz, laboratuvarda çalışan bir bilim adamı düşündüğümüzde aklımıza şu klasik görüntü gelir -- bilim adamı mikroskobunun başında iken incelediği doku örneğinde birşey görür ve birden "evraka!" süper bir fikir gelir aklına.
Ama Dunbar yaptığı kayıtları incelediğinde gördü ki aslında ortalığı sarsacak derecede güşlü fikirlerin hiçbiri tek başına laboratuvarda, mikroskop çaşında ortaya çıkmadı. Aksine, bu fikirler haftalık laboratuvar toplantısı sırasında konferans masası çevresinde herkesin bir araya gelerek, ellerindeki en son verileri ve bulguları ve hatta yaptıkları hataları paylaştıkları anlarda ortaya çıktılar, Yaptıkları buluşlardaki hatalardan köken aldılar. İşte bu tip bir ortam -- ki ben buna likit network demeye başladım, farklı geçmişe, ilgi alanına sahip kişilerden gelen farklı fikirlerin bir araya gelmesi, birbiriyle itişmesi birbiri ile sürtüşmesini mimkün kılan alanlar -- işte bu alanlar, aslında yenilikçiliğe bizi götüren alanlardır.
İnsanların bir diğer sorunu da yaptıkları yenilikçiliğin tarihçesini kısacık bir süreye hapsetmek istemeleri. Buluşlarının hikayesini bir nevi "Evraka!" anına benzetmeyi seviyorlar. "Orada dururken birdenbire zihnim aydınlandı, herşey yerine oturdu." demek istiyorlar. Ama, aslında eğer geçmişteki kayıtlara bakacak olursanız pekçok önemli fikirin aslında oldukça uzun kuluşka süreleri olduğunu görürsünüz. Ben bu duruma "yavaş önsezi Son zamanlarda bunu çok duyuyoruz önsezi ve dürtüler, ve birdenbire, göz açıp kapama hızıyla olan idrak anları ama gerçekte, iyi fikirlerin çoğu bazen onlarca yıl insanların zihninin gerisinde bir yerde takılı kalabilir. Karşılaştıkları sorunun ilginç olduğununfarkına varırlar ama onu nasıl çözeceklerine ilişkin bir yöntem yoktur akıllarında. Bitin bu zamanı başka sorunları cevaplamak için harcarlar ama tüm bu zaman içinde kafalarının içinde, gezinip duran ve ilgilerini çeken ama henüz çözemedekileri bir büyük soru işareti vardır.
Bunun en güzel örnekerinden biri Darwin. Darwin'in kendisi, otobiyografisinde doğal seleksiyon fikrinin klasik bir "Evraka!" anında ortaya çıktığını anlatıyor. Çalışma odasında iken, 1938 yılının Ekim ayında Malthus'un nüfus ile ilgili eserini okurken. Birdenbire doğal seleksiyona ait basit algoritma gözünün önünde beliriyor ve kendi kendine, "Ah, nihayet çalışan bir teori kurabildim." diyor. Kendi otobiyografisinde böyle anlatıyor. Bundan on yıl kadar önce, Howard Gruber isimli müthiş bir araştırmacı Darwin'in o döneme ait not defterlerini inceledi. Ve Darwin inanılmaz not tutardı aklına gelen her bir ufak fikri, her bir önseziyi yazardı. Gruber şunu fark buldu ki Darwin Malthus'un nüfus kitabını 1938'de okurken ortaya çıkan anlık aydınlanmadan çok daha önce, aylar ve aylar önce doğal seleksiyon teorisini tamamlamıştı bile. Bu teoriyi tam olarak anlatan bölümler vardı ve aslında düşünürseniz bu bölümler Darwin'e göre kendisinin bur teoriyi geliştirmesinden önce yadığı kitaplar. Fark ettiğiniz gibi, Darwin, bir anlamda bu fikri bulmuştıu, bu kavramı bulmuştu ancak bunu tam anlamı ile düşünme yetisinde değildi henüz. Aslında büyük fikirler genelde bu şekilde ortaya çıkar; yavaş yavaş, uzun bir zaman içinde görünür hale gelirler.
Şimdi, hepimiz için ortaklaşa çözmesi gereken konu şu: bu tip uzun bir yarı ömrü olan fikirlerin ortaya çıkmasına yardım edecek ortamları nasıl yaratabiliriz? Patronunuza gidip "Firmamız için 2020 yılında çok faydalı olacak harika bir fikrim var. Bunu yapmak için bana biraz zaman verir misiniz?" Şimdi, Google gibi bazı firmalarda, bu tip yenilikçilik projeleri için yıllık izin hakkı mevcut, mesainin %20'si, buralar fikir-üreten mekanizmaları besleyen organizasyonlar. Ama bu anahtar bir konu. Bir diğer husus da bu tip önsezilerin diğer insanların önsezileri ile bağlanmasını sağlamak; genelde olan budur. Bir fikrin yarısına sahipsinizdir, bir diğeri de diğer yarısına, ve eğer uygun bir ortamda iseniz bu iki yarı birleşerek toplamlarından çok daha güçlü bir hal alırlar. Yani, bir bakıma, Genelde fikri mülkiyet haklarının korunması hakkında konuşuruz, biliyorsunuz işte, bariyerler kurma, gizli AR-GE laboratuvarları, her aklımıza gelen şeye patent almak, böylece bu fikirlerin değerlerini koruyacaklarını, insanların buna benzer yeni fikirler üretmesini özendireceğimizi ve kültürümüzün daha yenilikçi olacağını düşünüyoruz. Ama önemli olan bir konu daha var bence fikirleri korumak için harcadığımız zamanın belki de daha fazlasını fikirleri birbirleri ile birleştirmek için harcamamız gerekiyor.
Size son bir hikaye daha anlatmak istiyorum, bence bu değerleri çok iyi bir şekilde gösteriyor, ve bu hikaye yenilikçi bir keşfin nasıl hiç öngörmediğimiz bir şekilde ortaya çıkabildiğini anlatan bir hikaye. 1957 yılının Ekim ayında, Sputnik uydusu yeni fırlatıldığında, Laurel, Maryland'de John Hopkins Ünversitesi'ne bağlı bir uygulamalı fizik laboratuvarındayız. Günlerden Pazartesi sabahı, ve gezegenin etrafında dönmeye başlayan uydu ile ilgili haberler yeni yayınlanmış. Elbette ki, burası bir inekler cenneti, değil mi? O an orada bulunan fizikle uğraşan bir sürü inek, "Aman Tanrım, Bu muhteçem. Bunun olduğuna inanamıyorum." diyor. Bunlardan iki tanesi UFL'daki 20 araştırmacıdan iki tanesi kafeteryada, masada bir grup meslektaşları ile sohbet ediyorlar. İsimleri Guier ve Weiffenbach olan bu iki kişi muhabbet etmeye başlıyor, biri diyor ki, "Hey, bu nesneyi dinlemeye çalışan oldu mu?" Biliyorsunuz, tepemizde, uzayda insan yapımı bir uydu dolanıyor ve mutlaka bir tür radyo sinyali yayıyor olmalı. Eğer frekansını bulursak muhtemelen onu duyabiliriz." Böylece etraflarındaki birkaç meslektaşlarına soruyorlar, herkes diyor ki "Yok, bunu düşünmemiştik. İlginç bir fikir."
tesadüf o ki Weiffenbach mikrodalga alıcıları konusunda bir uzman, ve ofisinde de bir anfiye bağlanmış ufak bir anten kurulu. Böylece Guier ve Weiffenbach, Weiffenbach'ın ofisine gidiyorlar, ve alıcıyı kurcalamaya başlıyorlar --şu an hacking dediğimiz şey bu. Birkaç saat sonra, gerçekten de bir sinyal yakalıyorlar, çünkü Sovyetler Sputnik'i çok kolay izlenecek şekilde tasarlamışlardı. tam 20 MHz'lik sinyaller yayıyordu, bu nedenle kolayca dinlenebiliyordu, insaların bu uydunun yalan olduğunu düşünmesinden korkuyorlardı, aslında. Bu nedenle kolaylıkla izlenebilir bir şekilde tasarladılar uyduyu.
Bu iki adam, ofiste oturup sinyali dinlerken, ofise insanlar gelmeye başlıyor ve diyorlar ki, "Vay canına, bu süper birşey. Ben de dinleyebilir miyim? Vay be, harika!" Çok geçmeden şunu fark ediyorlar, " Vay canına, bu tarihi bir an, muhtemelen Amerika'da bunu dinleyen ilk insanlar biziz. Bunu kaydetmeliyiz." Böylece odaya bu kocaman, hantal, analog kayıt aletini getiriyorlar, ve bu ufak biip, biip seslerini kaydetmeye başlıyorlar. Ve dudukları her bir biip sesinin aralığının saatini kaydetmeye başlıyorlar. Derken şunu düşünmeye başlıyorlar, " Farkında mısın? Burada ufak bir frekans varyasyonu var. Eğer Doppler etkisini kullanarak matematiksel birkaç formül yazarsak muhtemelen uydunun hızını hesaplayabiliriz. Derken buldukları ile biraz daha oynadılar, ve farklı uzmanlık alanına sahip birkaç meslektaşları ile daha konuştular. Ve dediler ki, " Hey, biliyor musun, bizce Doppler etkisinin grafiğinin eğimini dikkatlice incelersek uydunun antenimize en yakın olduğu ya da en uzak olduğu anları hesaplayabiliriz. Süper bir şey bu."
Nihayetinde, standart iş tanımlarının yanısıra bu ufak yan projeyi de yapmak için izin alabildiler. UFL'nin yeni satın aldığı ve bir odayı baştan başa dolduran yeni UNIVAC bilgisayarını kullanma iznini de kopardılar. Bazı rakamlar üzerinde çalıştılar, ve üç haftalık bir sürenin sonunda, bu uydunun Dünya etrafındaki yörüngesinin haritasını tam olarak çıkarmayı başardılar. Bunu sadece yemek yerken kafeteryada akıllarına gelen ufak bir öngörüyü dinleyerek başardılar.
Birkaç hafta sonra, patronları, Frank MCClure, onları bir odaya çağırdı ve dedi ki, "Hey, çocuklar, sizden bir ricam var, şu çalıştığınız proje ile ilgili. Dünyanın etrafında dolanan ve bulunduğu nokta bilinmeyen bir uydunun konumunu yerden belirlemeyi başardınız. Peki, tersini yapabilir misiniz? Eğer uydunun yerini biliyor olsanız, dünya üzerindeki bir noktanın konumunu belirleyebilir misiniz?" Bunu biraz düşündüler, ve dediler ki, "Hmm, sanırım yapılabilir. Bir hesaplayalım." Böylece odalarına gittiler, ve bu konuyu düşündüler. Daha sonra geri geldiler ve dediler ki "Aslında, bu daha da kolay." Patronları dedi ki, " Ah, bu güzel haber. Bakın, şu anda nükleer denizaltılar imal ediyoruz. ve bu denizaltılardan atılan bir füzenin tam Moskova'nın göbeğine düşmesini sağlamak eğer denizaltının Pasifik Okyanusu'ndaki konumunu bilmezseniz imkansız. Bu nedenle düşündük ki, yörüngeye bir grup uydu atabiliriz ve bu uyduları kullanarak denizaltılarımızın okyanusun ortasındaki konumlarını tam olarak bulabiliriz. Bu konu üzerinde çalışır mısınız?"
İşte bu, GPS'in doğuşu. 30 yıl sonra, Ronald Regan bu teknolojiyi açıkladı ve açık bir platform haline getirdi ve bu platform isteyen herkesin üzerine birşeyler ekleyebileceği ve yeni bir teknoloji geliştirerek yaratıcı ve yenilikçi bir şeyler üreteceği bir ortam haline geldi. Herkesin ne isterse yapabileceği bir ortam. Şimdi sizi temin ederim ki bu odanın en azından yarısı, hatta daha da fazlası cebinde, uzaydaki bu uydularla iletişim kurabilen ufak birer cihaz taşıyor. Ve iddia ediyorum ki en azından biriniz, hatta belki de çoğunuz bu ufak cihazı ve bahsettiğim uydu sistemini son birkaç gün, ya da hafta içinde yakınlardaki bir kahvehanenin (Gülüşmeler) yerini tespit etmede kullandınız, değil mi?
Ve bence bu harika bir örnek, çok iyi bir ders, bize açık yenilikçi sistemlerin gücünü muhteşem, öngörülemeyen, ve sınır tanımaz gücünü gösteriyor. Bu sistemleri doğru kurarsanız, yaratıcılarının hayal bile etmedikleri noktalara götürebilirler sizi. Yani bakın, bir an bu iki adam anlık bir önseziyi, birlikte geliştirdikleri bu tutkulu projeyi izlemekteydiler, daha sonra soğuk savaşta yer aldıklarını düşündüler, oysa görünen o ki, aslında sadece birilerine sütlü kahve bulmada yardım ediyorlar.
Yenilikler böyle yaratılır. Tesadüf, birleşik zihinlere destek olur.
Got an idea, question, or debate inspired by this talk? Start a TED Conversation, or join one of these:
İnsanlar genelde iyi fikirlerini akıllarına gelen "Evraka!" anları ile özdeşleştirirler. Ama Steven Johnson, tarihin anlattığı başka bir hikayeden bahsediyor. Şaşırtıcı konuşması, bizi Londra'daki kahvehanelerdeki "sıvı ağlarından" Charles Darwin'in uzun ve yavaş önsezilerineö oradan da bugünün hızlı ağlarına götürüyor.
Steven Berlin Johnson is the best-selling author of six books on the intersection of science, technology and personal experience. His forthcoming book examines "Where Good Ideas Come From." Full bio »
Translated into Turkish by Isil Arican
Reviewed by Sancak Gülgen
Comments? Please email the translators above.
Chance favors the connected mind.” (Steven Johnson)
10:03 Posted: Jan 2007
Views 247,010 | Comments 23
16:30 Posted: Oct 2008
Views 139,831 | Comments 11
16:26 Posted: Jul 2010
Views 1,590,981 | Comments 425
Just follow the guidelines outlined under our Creative Commons license.
This comment will be attributed to . Not ? Sign out.