Follow TED
Be the first to know about new TEDTalks, TED news and other announcements.
Click on any phrase to play the video from that point.
Son bir kaç yılımı genelde çok zor ve aynı zamanda bir bakıma tehlikeli durumlara sokarak geçirdim. Hapishaneye gittim -- Zor bir durum. Bir kömür madeninde çalıştım -- Tehlikeli bir durum. Savaş alanlarında çekimler yaptım -- Hem zor hem de tehlikeli bir durum. Ve 30 günümü sadece şunları yiyerek geçirdim. Başta eğlenceliydi, ortalara doğru biraz zorlaştı, sonlarda ise çok tehlikeli bir hale dönüştü. Aslında, neredeyse tüm kariyerim boyunca tek amacım kendimi berbat görünen durumlara sokarak, toplumsal sorunları merak uyandıracak, ilginç kılacak biçimde inceleyip ve bu şekilde onları parçalara ayırarak izleyiciler için erişilebilir ve eğlendirici kılmaya çalıştım. Buraya markalaşma ve sponsorluk dünyasını inceleyecek bir konuşma yapmak üzere geleceğimi öğrendiğimde daha önce yaptıklarımdan biraz farklı bir şey yapmak isteyeceğimi biliyordum.
Kiminizin duymuş olduğu ya da daha duymadığı gibi birkaç hafta önce ebay'e bir ilan koydum. Birkaç Facebook, ve Twitter mesajı yolladım, ve insanlara 2011'de yapacağım TEDTalk'ımın (TED Konuşması) isim haklarını satın alma fırsatını verdim. (Gülüşmeler) Evet, doğru duydunuz. Şanslı bir birey ya da şirket, veya kar-amacı güden ya da gütmeyen bir kurum, hayatları boyunca bir defa karşılarına çıkabilecek bir fırsatı... - Çünkü eminim ki, Chris Anderson'ın bunun bir daha olmasına izin vermeyecek - (Gülüşmeler) yani şu an izlediğiniz konuşmanın isim haklarını almaya hak kazanacaktı. tabi o zaman daha konuşmamın bir başlığı ve pek fazla bir içeriği yoktu Bu da konunun ne olacağı hakkında pek de fikir vermiyordu. Sonuç olarak sunduğum şuydu: "İsminiz buraya" Sunar: "Konusu hakkında hiç bir fikrinizin olmadığı TED Konuşmam -- ve içeriğe bağlı olarak, sizi ya da şirketinizi zor bir duruma düşürebilir. Özellikle eğer sizi buna sponsor olduğunuz için enayi gibi gösterirsem! -- Fakat bununla beraber, bu çok iyi bir medya fırsatı!" (Gülüşmeler) Bu TED Konuşmalarını ne kadar çok kişi izliyor, biliyor musunuz? Çok fazla. Bu arada tabi bu başlığın taslak hali... (Gülüşmeler) Ve bu uyarılara rağmen birisinin isim haklarını alacağını biliyordum.
Eğer bunu bana bir sene önce sormuş olsaydınız, bunu hiçbir kesinlik ile size söyleyemezdim. Fakat şu anda çalıştığım yeni projede, benim yeni filmim bu olacak, pazarlama dünyasını, reklamcılığı inceliyoruz. Ve daha önce de söylediğim gibi, yıllar boyunca kendimi biraz berbat durumlara soktum. Fakat hiçbir şey, ama hiçbir şey, beni bu kadar zor, ya da bu kadar tehlikeli bir şeye, yani bu adamlarla görüşmeler yapmaya hazırlayamazdı. (Gülüşmeler) Anlayacağınız üzere, bir film yapmak üzere bir fikrim vardı.
Morgan Spurlock: Yapmak istediğim, tümünün ürün yerleşimi, pazarlama ve reklamcılık hakkında olduğu ve tamamıyla ürün yerleşimi, pazarlama ve reklamcılık tarafından finanse edilecek bir film yapmak. Ve filmin adı "Satılmış En Muhteşem Film" olacak. Bu "Satılmış En Muhteşem Film"de tüm olanlar baştan aşağıya, başlangıçtan sonuca, baştan sona markaların sponsorluğunda olacak. Filmde göreceğiniz ismin üzerindeki sponsordan, şimdilik ismi X markası... Şimdi bu marka, Qualcomm Stadyumu (Amerikada çok amaçlı bir stadyum)... ya da Staples Center (Amerika'da bir spor arenası) olabilir... bu insanlar filme daimi olarak evli olacaklar -- sonsuza dek ve böylece film tümünü kapsayacak şekilde şu fikri -- ( Michael Kassan: Bu gereksiz bir şey. Bu ne? (MK: Bu gereksiz.) Daima, sonsuza dek? Ben gereksiz biriyim. (MK: Sadece söylemek istedim.) Bunu daha çok vurgulamak için söylemiştim. Şöyleydi, " Daima. Sonsuza dek." Fakat sadece X markasını sponsor olarak almayacağız, ayrıca filmde satabileceğimiz tüm kategorileri satacağız. Yani belki de bir ayakkabı satacağız ve o ayakkabı giydiğiniz en muhteşem ayakkabı olacak... ya da "Satılmış En Muhteşem Film"de gördüğünüz sürdüğünüz en muhteşem araba... "Satılmış En Muhteşem Film"in katkılarıyla, içtiğiniz en muhteşem içki...
Xavier Kochhar: Yani fikriniz, markaların insanların hayatlarının bir parçası olduğunu göstermenin ötesinde, onların filmi finanse etmesini mi sağlamak? (MS: Onların filmi finanse etmesini sağlamak)
MS: Ve aslında tüm bu işlerin nasıl yapıldığını göstermek. Tüm bu filmin amacı şeffaflık. Bu filmde tüm işlemlerin gerçekleşmesini göreceksiniz. Yani bu baştan sona, tüm filmin genel düşüncesi. Ve CEG'nin bunun gerçekleşmesine yardım etmesinden çok mutlu olurum.
Robert Friedman: Biliyor musun, bu aslında garip, çünkü bunu ilk duyduğumda aslında bu bir izleyici kitlesi için tam anlamıyla en üstün saygı gösterisi.
Guy: Aslında insanların buna karşı ne kadar kavrayıcı olacaklarını bilmiyorum.
XK: Şu bakış açısına sahip misiniz? -- Açı kelimesini kullanmak istemiyorum çünkü olumsuz bir çağrışıma sahip -- ama bunun nasıl sonuçlanacağını biliyor musunuz? (MS: Hiçbir fikrim yok)
David Cohn: Bunun yapılması için ne kadar para gerekli?
John Kamen: Onlarla yapacağın toplantıda zorlanacağını düşünüyorum, fakat yine de birkaç büyük, bilinen markanın peşinden koşmaya değer.
XK: Kim bilebilir, belki de filminiz çıktığı sırada, biz de saçma sapan konuşan ahmaklar gibi görüneceğiz.
MS: Buna karşı yanıtların nasıl olacağını düşünüyorsunuz?
Stuart Ruderfer: Yanıtlar büyük çoğunluka "Hayır" olacaktır.
MS: Fakat sizce bu satış, film yüzünden mi, yoksa benim yüzümden mi zor bir satış?
MS: ... Pek de olumlu bir anlama gelmiyor bu. Yani, bayım, bana yardım edebilir misiniz? Yardıma ihtiyacım var.
MS: Tamam. (MK: Güzel.) Muhteşem.
MK: Hangi markalar olacağını belirlemeliyiz.
MS: Evet. (MK: İşte bu zor kısmı.) Görüşmekte olduğunuz insanlara baktığımızda ...
MK: Gidebileceğimiz bazı yerler var. (MS: Tamam.) Kamerayı kapat.
MS: "Kamerayı kapat" deyişinin kayıt-dışı bir görüşme yapalım anlamına geldiğini düşünmüştüm. Aslında anlamı gerçekte "Filminizin hiçbir şeyi ile alakalı olmak istemiyoruz" imiş.
MS: Ve burada olduğu gibi, teker teker, tüm bu şirketler aniden kayboldular. Hiçbiri bu filmle alakalı bir şey yapmak istemedi. Şaşırmıştım. Bu proje ile ilgili kesinlikle bir şey yapmak istemiyorlardı. Hayretler içinde kalmıştım, çünkü reklamcılığın, asıl düşüncesi, mümkün olan en fazla kişinin önüne ürününü koymak, mümkün olan en fazla kişinin onu görmesini sağlamaktı. Özellikle günümüz dünyasında, yeni medya ile eski medyanın kesiştiği ve parçalanmış medya dünyasında ana fikir, mesajı topluluklara ulaştırabilecek kulaktan kulağa yayılabilme ihtimali olan yeni dağıtım aracı edinmek değil midir? Hayır, bu sadece benim düşüncemdi.
Fakat sorun şuydu, gördüğünüz gibi, fikrimin ölümcül bir hatası vardı, ve hata şuydu. Hayır aslında, bu hata ya da o her neyse değildi. Bu hiç de sorun olmazdı. Bu sorun olmazdı. Fakat sorun, bu görüntünün temsil ettiği şeydi. İşte, eğer Google'da şeffaflık (transparency) için görsel arama yaparsanız, bu ... (Gülüşmeler) (Alkışlar) Bu ilk bulunan görsellerden birisi. Evet, bu işi yapış şeklini beğeniyorum Sergey Brin! Hayır. (Gülüşmeler) Sorun buydu: Şeffaflık ... yalanlar ve hilekarlıktan arınmış; b: kolayca fark edilebilen ya da nedeni anlaşılabilen; c: kolayca anlaşılabilen; d: özellikle iş çalışmalarını ilgilendiren ve görünürlük ile ya da bilgiye erişilebilirlik ile karakterize edilen, ve bu son satır belki de en büyük problemi teşkil ediyor. Bildiğiniz gibi, son zamanlarda şeffaflık konusunda çok şey duyuyoruz. Politikacılarımız onu söylüyor, başkanımız onu söylüyor, CEOlarımız bile onu söylüyor. Fakat sıra bunu gerçeğe dönüştürmeye geldiğinde, birşey aniden değişiyor. Ama neden? Aslında, şeffaflık korkutucudur. (Kükreme) şu garip kükreyen ayı gibi. (Gülüşmeler) Tahmin edilemezdir... (Müzik) (Gülüşmeler) şu garip kır yolu gibi. Ve aynı zamanda da çok risklidir. (Gülüşmeler) Başka neler risklidir? Koca bir kase Cool Whip yemek! (Süt türevlerinden yapılan bir tür kremşanti) (Gülüşmeler) İşte bu çok riskli!
Şirketlerle konuşmaya başladığımda ve onlara bu hikayeyi anlatmak istediğimizi söylediğimizde, ve onlar bize "Hayır, biz senin bir hikaye anlatmanı istiyoruz. Evet biz senin bir hikaye anlatmanı istiyoruz, ama sadece bizim hikayemizi anlatmanı istiyoruz" dediler. İşte, ben çocukken babam beni bir tür yalan söylerken yakaladığında - işte burada bana genelde attığı bakış buydu - şöyle derdi, "Oğlum, her hikayenin üç türü vardır. Senin anlattığın hikaye, benim anlattığım hikaye, ve gerçek hikaye." İşte biz bu filmle gerçek hikayeyi anlatmak istedik. Fakat bana yardım etmek isteyen sadece bir şirketle, bir ajansla - ve bunun da tek sebebi John Bond ve Richard Kirshenbaum'u uzun yıllardır tanıyor olmam - Kendi başıma hareket etmem gerektiğini anladım, ve aracıları ortadan kaldırmalı ve tüm takımımla beraber doğrudan şirketlere gitmeliydim. İşte bu sayede aniden anlamaya başladığımız - ya da benim anlamaya başladığım - bu şirketlerle görüşmelere başladığımızda, her şirketin markasını algılamasında sorun olduğunu gördüm.
MS: Büyük, dev Hollywood filmleri yapan arkadaşlarım ve benim yaptığım gibi küçük bütçeli bağımsız filmler yapan arkadaşarım var. Ve büyük, dev Hollywood filmleri yapan arkadaşlarım filmlerinin çok başarılı olmasının nedeni olarak filmlerinde olan marka ortaklarını söylüyorlar. Ve küçük bütçeli bağımsız film yapan arkadaşlarım da şöyle derler, "Peki, o zaman biz bu büyük bütçeli, dev Hollywood filmleri ile nasıl rekabet edebiliriz ki?" Ve filmin ismi "Satılmış En Muhteşem Film" olacak. Peki biz filmde Ban'ı tam olarak nasıl göreceğiz? Ne zaman evden çıkmak üzere hazırsam, ne zaman banyo dolabımı açarsam, Ban deodorantını göreceksiniz. Biriyle görüşme yaptığım sırada, şöyle diyebilirim, "Bu görüşme için yeterince canlı mısınız? Hazır mısınız? Biraz tedirgin görünüyorsunuz. Sizin sakinleşmenize yardım etmek istiyorum. Belki de görüşmeden önce şundan biraz kullanmalısınız." Ve şu muhteşem kokulardan birini önereceğiz. "Floral Fusion" ya da "Paradise Winds" olabilir, hepsi sunulma şansını yakalayacak. Ve önerileri erkek ve kadın için özelleştireceğiz -- katı, roll-on ya da çubuk halinde, ya da her ne haldeyse. Böylece iki sent'lik turumuzun sonuna geliyoruz. Artık şimdi sizin herhangi bir sorunuz varsa cevaplandırabilirim ve siz beş sent'lik tura çıkarabilirim.
Karen Frank: Biz daha küçük bir markayız. Az önce bahsettiğiniz küçük çaplı filmlerdeki gibi, büyük markalarla rekabet içindeyiz. Bu yüzden diğer markaların sahip olduğu bütçelere sahip değiliz. Ve bunun gibi bir şey yapmak -- sizin de anlayacağınız gibi insanlara Ban'ı hatırlatmak -- ilgimizi çeken şey olmuştu.
MS: Ban'ı tanımlamak için hangi kelimeleri kullanırsınız? Ban şudur...
MS: İnsanların koltuk altlarına sürdükleri bir şeyi teknoloji ile tanımlamak istemezsiniz.
Erkek: Biz cesur ve canlı deriz. Bence "canlı" bu kategoriyi "kokuyla ve nemlilikle savaşır"a göre olumlu yönde dönüştüren çok iyi bir kelime. Sizi canlı tutar. Sizi nasıl daha uzun süre canlı tutar -- daha iyi canlılık, daha fazla canlılık, üç kat daha canlı. Bunu gibi şeyler daha olumlu fayda sağlama konusunda mesaj verir.
MS: Ve bu konuştuğumuz şirket milyon dolarlık bir şirket. Peki ya ben? Herhangi biri bunu nasıl yapardı? Sokağa çıkıp orada insanlarla görüşmeliydim, benim gibi, sıradan insanlarla... Bana marka hakkında onlar bir şeyler söylemeliler.
MS: Siz kendi markanızı nasıl tanımlardınız?
Erkek: Hım, kendi markamı mı? Bilmiyorum. Ben gerçekten güzel giysileri severim.
Kadın: 80'lerin geri dönüşü ile kaykaycı punk'ın birleşimi eğer çamaşır günü değilse tabi...
Adam: Sanırım benim tarzım, stilim dark glamor olur. Birçok siyah rengi seviyorum, birçok griler ve ona benzer şeyler. Ama genellikle, güneş gözlükleri ya da kristaller ve benzer aksesuarlarım olur, onları da seviyorum.
Kadın: Eğer Dan bir marka olsaydı, o üstü açılan klasik bir Mercedes Benz olurdu.
2. Adam: Benim olduğum marka benim deyişimle, rahat takılmaktır.
Kadın 2: Bir parça hippi, bir parça yogi, bir parça Brooklyn Kadını -- Bilmiyorum.
3. Adam: Ben evcil hayvan adamıyım. Tüm ülkeye ve dünyaya evcil hayvan oyuncakları satıyorum. İşte sanırım bu benim markam. Benim küçük çarpık endüstrimde, işte bu benim markam.
4. Adam: Benim markam FedEx çünkü ben iyi şeyleri teslim ederim.
5. Adam: Başarısız Yazar-Alkolik Markası Bu marka olur mu?
Avukat: Ben bir avukat markasıyım.
MS: Pekala, hepimiz Tom markası olamayız tabi, ama ben kendimi sık sık cazibeli ve rahat takılma aralığında bulmuyor değilim.
Ve böylece farkına vardım ki, bir uzmana ihtiyacım vardı. Benim kafamın içine girebilecek, ve şu söylenen "marka kişiliği" denilen şeyi anlamama yardım edecek birine ihtiyacım vardı. Ve böylece Pittsburg'da Olson Zaltman adından bir şirket buldum. Bu şirket Nestle, Febreze, Hallmark gibi şirketlerin kendi marka kişiliklerini keşfetmelerine yardımcı olmuşlar. Eğer bunu onlar için yapabilmişlerse, kesinlikle bunu benim için de yapabilirlerdi.
Abigail: Fotoğraflarınızı getirdiniz, değil mi?
MS: Evet. İlk fotoğrafım ailemin bir fotoğrafı.
MS: Onlar dünyaya bakışımı şekillendiren insanlar.
A: Bana bu dünyadan biraz bahsedin.
MS: Bu dünyadan mı? Sanırım dünyanız, içinde yaşadığınız dünyadır -- ve etrafınızdaki insanlardır. Siz, arkadaşlarınız, aileniz, yaşam tarzınız, yaptığınız iş. Tüm bu şeyler bir yerde birleşti ve başladı, ve benim için bu şeyler ben ve ailemle beraber Batı Virginia'da birleşti ve başladı.
A: Bir sonraki konuşmak istediğiniz konu ne?
MS: Sıradaki konu: Bu hayatımda yaşadığım en güzel gündü.
A: Bu kim olduğunuza dair düşünceleriniz ve hisleriniz ile nasıl bağlantılı?
MS: Bu benim olmak istediğim şey gibi. Farklı olan şeyleri severim. Garip olan şeyleri severim. Ben garip şeyleri severim.
A: Bana "Neden" fazınızdan bahsedin -- bu bize ne yapar? Maşat nedir? Hangi pupa evresinizdesiniz? Bilgisayarı tekrar başlatmak neden önemlidir? Kırmızı neyi temsil eder? Bana bu kısım hakkında birkaç şey söyleyin ... olmadığınız kişi hakkında biraz bilgi verir misiniz? Yaşadığınız diğer metamorfozlar nelerdi? ... Korku olması zorunlu değil. Şu an bindiğiniz hız treninin türü nedir?
MS: EEEEEE! (A: Teşekkür ederim.) Hayır, ben teşekkür ederim.
A: Sabrınız için teşekkür ederim. (MS: Çok iyi iş çıkardınız)
A: Evet. (MS: Çok teşekkürler.) Tamam
MS: Evet, bunun sonucunda ne çıkacağını bilmiyorum. İçeride çok çılgın şeyler oldu.
Lindsay Zaltman: Bizim ilk fark ettiğimiz şey marka kişiliğinizin iki farklı ancak birbirini tamamlayan yüzü olduğuydu. Morgan Spurlock markası düşünceli/eğlenceli bir marka. Bunlar yan yana çok uyumlular. Ve aslında bu yüzden neredeyse bir paradoks oluşturuyorlar. Sanırım çoğu şirket iki farklı yönlerinin ikisine birden odaklanmak yerine sadece birine odaklanacaklardır. Çoğu şirket - insan doğasının bir parçası olan - emin olmadıkları şeylerden, korkudan, ve benzer şeylerden kaçınırlar ancak siz bunları gerçekten kucaklıyorsunuz ve onları sizin için olumlu şeylere dönüştürüyorsunuz, ve bunu görmek hoş bir şey. Hangi diğer markalar buna benziyorlar? İlk örnek marka, bu konuda klasikleşen Apple. Burada ayrıca Target, Wii, Mini Coopers'dan Mini'yi ve JetBlue'yu da görebilirsiniz. Eğlenceli markaları ve düşünceli markaları konuşuyoruz, ve tüm bu alternatiflere karşı, eğlenceli, düşünceli bir marka oldukça güçlü bir olgudur.
MS: Eğlenceli, düşünceli bir marka. Sizin markanız ne? Eğer birisi size markanızın kimliğini, markanızın kişiliğini tanımlamanızı isteseydi, cevabınız ne olurdu? Canlı bir tavrınız mı var? İnsanların kanını kaynatan bir kişi misiniz? Yoksa daha sakin bir tavrınız mı var? Biraz daha sakin kalan, içine kapanık, tutucu musunuz? Canlı tavırlar arasında eğlenceli olmak, Fresh Prince (Will Smith'in oynadığı bir dizi rolü) gibi canlı olmak, modern, maceracı olmak Errol Flynn gibi heyecanlı ya da cesur olmak, atik ya da çevik, dünyevi olmak, sözünü geçirmek, Gandalf gibi büyüleyici ya da gizemli olmak vardır. Ya da daha sakin bir tavra mı sahipsiniz? 007 gibi düşünceli, çok bilgili misiniz? Oprah gibi oturaklı, geleneksel, anaç, korumacı empati kurabilen biri misiniz? Dalai Lama ya da Yoda gibi güvenilir, dengeli, bilinen, güvene alan, güvende, kutsal, derin düşünceler içinde ya da bilge biri misiniz?
Bu film sürecinde, 500'ün üstünde şirketle görüştük. Bunlardan bazıları canlı, bazıları ise daha sakin bir tavra sahipti. Sakin tavırda olanlar bu projeye "Hayır" dediler. Projeye katılmak istemediler. Bu proje ile ilgili hiçbir şey yapmak istemediler, bunun temel nedeni kontrol edemeyecekleri korkusuydu. Son ürün hakkında kontrole sahip olamayacaklardı. Fakat biz, o kontrolü bırakmaya istekli, benim gibi düşünceli ve eğlenceli biriyle işin içinde olmak isteyen ve en nihayetinde bizim tek başımıza anlatmayı başaramayacağımız hikayeleri anlatmak için bize güç verecek 17 şirket bulduk. Bu hikayeler bir reklamcının öğrenemeyeceği hikayelerdi.
Reklamlar ve aynı zamanda sinema filmleri pazarlamasında MRI'ların beyindeki arzu merkezlerinin hedeflenmesinde nasıl kullanıldığını anlatma işine girerek bizim neuromarketing'in öyküsünü anlatmamızı sağladılar. Dış mekan reklamlarının yasaklandığı San Paulo'ya gittik. Son beş senedir şehirde ne billboard, ne poster, ne de el ilanları var. Hiçbir şey yok. (Alkışlar) Amerika'da şirketlerin günümüzde erişmeye çalıştıkları para sıkıntısı olan okullara gittik. Benim için inanılmaz olan şu ki, içinden en çok geri dönüş aldığım ya da en büyük başarılara ulaştığım projeler doğrudan etkileşime girdiklerim oldu.
Ve bu şirketler de aracıları ortadan kaldırdılar, ajanslarını ortadan kaldırdılar ve şöyle dediler "Belki de bu ajanslar benim için en iyi olanı düşünmüyorlar" Sanatçıyla ben doğrudan görüşeceğim. Onunla değişik bir şey, insanları düşünmeye sevk edecek bir şey yaratacağım ve bu dünyaya bakış tarzımızı sorgulayacak.
Peki bu zamana kadar bu yaklaşım nasıl sonuçlar verdi? Başarılı oldu mu? Artık filmimiz Sundance Film Festivali'nde gösterime girdiğine göre bir göz atabiliriz. Burrelles'e göre film Ocak'ta prömiyerini yaptı, ve o zamandan beri - ve bu tüm olayın sadece küçük bir parçası - film hakkında 900 milyon medya gösterimi aldık. Bu kelimenin tam anlamıyla iki buçuk haftalık bir zamanın tümünün kaplanması demek. Bunlar sadece dijital ortamdaki veriler -- Basılı yayın ya da TV dahil değil -- Film'in dağıtımına daha başlanmadı bile. Film dijital ortamda yayınlanmış değil. Hiç bir yayın söz konusu değil. Ve henüz yabancı ülkelere gönderilmedi bile. Yani sonuç olarak bu film şimdiden momentum kazanmaya başladı bile. Ve hiç de kötü bir proje değil, konuştuğumuz neredeyse tüm reklam ajansları müşterilerine bu projede yer almamalarını tavsiye etti.
Benim her zaman inandığım bir şey vardır. O da şudur ki, eğer şansınızı denerseniz, eğer risk alırsanız bu risklerden fırsatlar doğacaktır. Şuna inanıyorum ki, eğer insanları bundan uzaklaştırırsanız, insanları aslında başarısızlığa doğru yönlendirirsiniz. İnanıyorum ki, çalışanlarınızı risklerden kaçınacak şekilde eğitirseniz, bu sayede aslında tüm şirketi ödüllerle sınanmaya hazırlarsınız. Hissettiğim şu ki, ilerlemek için gerekli olan şey insanları risk almaya cesaretlendirmektir. İnsanları onları korkutabilecek fırsatlardan korkmamaya cesaretlendirmeliyiz. En nihayetinde, devam edersek, sanırım korkuyu kucaklamalıyız. İşte bu ayıyı kafese koymalıyız! (Gülüşmeler) Korkuyu kucaklayın. Riski kucaklayın. Her seferinde birer kaşık alarak, riski kucaklamalıyız.
Ve en son olarak da, şeffaflığı benimsemeliyiz. Bugün, birazcık samimiyet, daha önce olmadığı kadar büyük etki yaratacak. Ve sonuç olarak, samimiyet ve şeffaflık ile, tüm bu konuşmam "Şeffaflığı Kucaklayın" sizlere ebay'den isim haklarını $7,100'e satın alan, EMC'deki iyi arkadaşlarım tarafından sunuldu. (Alkışlar) EMC: Büyük Verileri Dünya Çapında Tüm Organizasyonlar için Büyük Fırsatlara Dönüştürüyor. EMC "Şeffaflığı Kucaklayın"ı Sunar.
Juna Cohen: Peki söyle Morgan, şeffaflık adına soruyorum şu $7,100'a ne oldu? MS: Bu muhteşem bir soru. Şu anda cebimde TED organizasyonunun sahibi organizasyon Sapling Foundation'a yazılmış ve gelecek yılki TED'e katılmam için kullanılacak $7,100 değerinde bir çek var.
Got an idea, question, or debate inspired by this talk? Start a TED Conversation, or join one of these:
Film yapımcısı Morgan Spurlock, esprili bir dille ve ısrarcı bir tavırla, sponsorluk hakkındaki filmini tamamıyla sponsorlar tarafından finanse etme arayışıyla marka pazarlamasının gizli fakat etkileyici dünyasına giriyor. ( Evet, ayrıca bu konuşmanın isim hakları da bir sponsor tarafından satın alındı. Kim tarafından ve ne kadara mı? O şimdi size söyleyecek.)
Morgan Spurlock makes documentary film and TV that is personal, political -- and, above all, deeply empathetic. Full bio »
Translated into Turkish by Halil Gokhan Aydin
Reviewed by Sancak Gülgen
Comments? Please email the translators above.
When you train your employees to be risk averse, then you're preparing your whole company to be reward challenged.” (Morgan Spurlock)
15:31 Posted: Aug 2007
Views 228,693 | Comments 37
18:02 Posted: Jan 2008
Views 1,170,388 | Comments 161
Just follow the guidelines outlined under our Creative Commons license.
This comment will be attributed to . Not ? Sign out.