Follow TED
Be the first to know about new TEDTalks, TED news and other announcements.
Click on any phrase to play the video from that point.
Bu dünyada olup bitenlerle ilgili oldukça endişeliydim. Açlığı, savaşları, masum insanların öldürülüşünü anlayamıyordum. Tüm bunlarda mantık aramak yapılabilecek en zor şey. Ve 12 yaşımdayken, aktörlüğe başladım. Sınıfın en kötüsüydüm. Hiç bir yeteneğim yoktu. Okuma zorluğum olduğu söylenmişti. Aslında, yeteneklerim yok değil. El işi dersinden D aldım, aldığım tek şey buydu aslında -- çok da faydalı bir şey doğrusu. Endişe bütün bunların kaynağıdır. Sonra, bir aktör olarak, bir çok farklı şey yaptım. Ve içinde olduğum işten aldığım memnuniyetin yeterli olmadığını, daha fazlasının gerektiğini hissettim.
Ve o anda, Frank Barnaby'den bir kitap okudum, büyüleyici nükleer fizikçi olan bu adam, medyanın sorumluluklarının olduğunu söylüyordu, tüm toplumsal sektörlerin bir şeyleri geliştirme ve ilerletme sorumluluklarının olduğunu söylüyordu. Ve bu beni büyüledi, çünkü hayatımın çoğunu kamerayla orda burda harcamıştım. Ve o an, belki de bir şeyler yapabileceğimi düşündüm. Belki bir film yapımcısı olabilirdim. Belki, film işini yapıcı olarak kullanıp bir şeyleri değiştirebilirdim. Belki küçük bir değişimin içinde rol alabilirdim. Böylece barışla ilgili düşünmeye başladım, ve size söylediğim gibi, gerçekten de bu görüntülerden ve bunlara anlam vermeye çalışmaktan çok etkilenmiştim. Gidip, daha yaşlı ve daha bilgili kişilere sorsam tüm bu olup bitenleri bir mantığa sığdırarak açıklayabilirler miydi? Çünkü herşey dayanılamayacak kadar korkunç.
Ama farkettim ki, etrafta bir aktör olarak dolanmak, bu durumun içindeki alıntılar yeterli değildi, tırmanmam gereken bir dağ, çıkmam gereken bir seyahat olmalıydı. Ve o seyahate çıkarsam, başarmam ya da kaybetmem mühim değil, sonuç tamamen alakasız olacaktı. Ama sonuçta şu soruyu dayandıracak bir şeylerim olacaktı -- insanoğlu özünde kötü müdür? Dünyanın tahribatı kaçınılmaz mı? Çocuk sahibi olmalı mıyım? Bu yapılabilecek mantıklı bir şey mi? Falan filan.
Yani, barışı düşünüyordum, ve birden, peki barışın başlangıç noktası ne? dedim. İşte o an kafamda bir fikir oluştu. Barışın bir başlangıç noktası yoktu. Global birliğin bir günü yoktu. Kültürler arası ortaklığın bir günü yoktu. Tüm insanlığın bir araya geldiği, onca şeyden ayrılıp sadece barışı paylaştığı -- hepimiz bu işte beraberiz, ve birlik olmak, kültürlerarası ortak çalışmak, insanlığın kurtulmasını sağlayacak anahtar bu olabilir. Bu insanlığın yüzleştiği temel sorunlar konusunda bilinçlenmenin seviyesini yukarı taşıyabilir -- sadece bir gün bile olsa.
Tabi o zaman hiç paramız yoktu. Annemin yanında yaşıyordum. Biz de herkese mektup yazmaya başladık. İş başa düştüğünde, yapman gerekenleri bir anda idrak ediveriyorsun. Tüm dünyadaki her bireyin 21 Eylül gününü o güne kadarki ilk Şiddetsiz Ateşkes Günü olarak oylamasını nasıl sağlarsın? Ben 21 Eylül olmasını istedim çünkü büyük babamın şanslı sayısıydı. Büyükbabam bir savaş tutsağıydı. Nagazaki'deki bombanın patlayışını görmüştü. Kanı zehirlenmişti. Ben 11 yaşındayken öldü. Yani çocukluk kahramanım gibiydi. 21 sayısına gelince 700 adam gitti, 23'ü geri geldi, ikisi botta öldü ve 21'i karaya vurdu. Ve bu yüzden 21 Eylül'ü bu tarih olarak seçtik.
Sonra seyahate koyulduk, 1999'da başlattık. Ve ülke liderlerine, konsoloslara, Nobel Barış ödülü alanlara, STKlara, çeşitli organizasyonlara-- tam anlamıyla herkese yazdık. Ve çabucak, cevaplar elimize geçmeye başladı. Ve bu davayı oluşturmaya başladık. İlk mektubu hatırlıyorum. İlk mektuplardan biri Dalai Lama'dandı. Ve elbett o zaman paramız yoktu; gitar çalıyor ve kazandığımızı yolladığımız mektuplar için pullara yatırıyorduk. Dalai Lama'dan mektup geldi, şöyle diyordu: "Bu büyüleyici bir şey. Gelip benimle görüşün. Barışın şişmdiye kadarki ilk günüyle ilgili konuşmak isterim." Bilet alacak paramız yoktu. Sir Bob Ayling'i aradım, o zamanlar BA'nın CEOsuydu, ve dedim ki "Bir davetimiz var. Bir uçuş ayarlayabilir misin? Çünkü gidip onu görmemiz gerekiyor." Ve tabi ki, gittik ve bu inanılmazdı. Sonra Dr. Oscar Arias geldi.
Aslında size şu remi yeniden göstereyim, çünkü 1999'da ilk silahsızlanma ve şiddetsizlik gününü yaratma fikrini 1999'da ilk ortaya attığımızda binlerce imsanı davet ettik. Tamam, binlerce değil -- yüzlerce insanı, bir sürü insanı-- bütün basını, çünkü dünyanın ilk Barış Günü'nü yaratmaya çalışıyorduk. Ve herkesi davet ettik, ama basın gelmedi. Orada 114 kişi vardı -- çoğunluğu aile ve arkadaşlar. Ve tüm bunların başlangıcı böyleydi. Ama bizim için sorun değildi, biz kayda geçiyorduk, ve mühim olan buydu. Bence olay gerçekten sürecin kendisiydi. Sonuçta ortaya çıkan şey değildi. Ve kameranın güzelliği de budur. Kalemin kılıçtan keskin olduğunu söylerler. Bence kamera daha keskin. Ve güzel şeylerin olduğu anda kalmak onu daha da güçlendiriyor.
Her neyse, seyahatimiz başladı. Ve burada benim görmek için Cenova'ya gittiğim Mary Robinson gibi insanları görebilirsiniz, Saçımı kestiriyorum, bi kısa bi uzun görünüyor, çünkü Kofi Annan'ı görmeye her gittiğimde beni hippi olarak görmesinden o kadar korkuyordum ki, traş oluyordum. Ve işler böyle gidiyordu. (Gülüşmeler) Evet, şimdi o kadar da endişelenmiyorum. İşte Mary Robinson, bana demişti ki: "Bu fikrin vakti gelmiş. Artık gerçekleştirilmeli." Kofi Annan şöyle demişti: "Cephedeki askerlerime yararlı olacak." Salim Ahmed Salim, o zmanlar ADT lideri, demişti ki: "Afrika ülkelerini de bu işe katmalıyız." Dr. Oscar Arias, Nobel Barış Ödülü sahibi, şimdi Costa Rica başkanı, şöyle demişti: "Yapabileceğim herşeyi yapacağım." Arap Ülkeleri Liginde Amr Moussa'yı görmeye gittim. Mandela'yla Arusha barış konuşmalarında buluştum. İşte bu şekilde sürüp gitti -- bu davayı yaratırken fikrin işe yarayı yaramayacağını kanıtlamaya çalışıyordum.
Ve sonra insanları dinlemeye başladık. Her yerde kayıt yapıyorduk. Son 12 yılda 76 ülkeyi ziyaret ettim. Gittiğim her yerde kadınlar ve çocuklarla konuştum. 44.000 genç insanı kaydettim. Düşüncelerinin 900 saatlik kaydını aldım. Artık gençlerin daha barış dolu bir dünya için şiirleriyle, resimleriyle, edebiyatlarıyla, müzikleriyle, sporlarıyla harekete geçmenin bir başlangıç noktası olduğuna dair konuşurken ne hissettiklerini biliyorum. Ve biz herkesi dinledik.
Ve BM ile çalışmak inanılmaz bir şeydi, ve STKlarla çalışıp bu davayı yaratmak. Global toplum yararına bir dava sunuyor ve bugünü yaratıyormuş gbi hissediyordum. Dava daha da güçlenip, daha detaylı hale gelince, bu günü yaratmak daha da kolay hale geldi. Ve olanlar buydu, bu, aslında en başta ne olursa olsun farketmeyecek diye düşündüğüm yer. Bir barış günü yaratmasaydı sorun olmayacaktı. Gerçek şu ki, eğer deneyip de işe yaramasaydı, global toplumun birleşmek için ne kadar isteksiz olduğu izerine konuşma yapardım -- ta ki, Somali'de genç bir kızın yanına gidene kadar. bacağından 4 santimi antiseptik bile kullanmadan alan bu genç kız, ve asker olan bu genç çocuk, --12 yaşlarında-- bana bir çok insan öldürdüğünü söyledi. işte bu şeyler olan bitenin durdurabileceğim bir film olmadığını farketmemi sağladı. Ve aslında o an, bana bir şeyler oldu ve kendi kendime "Herşeyi kaydedeceğim. Yapacağım tek film bu olsa bile, gerçekleştirene kadar kaydetmeye devam edeceğim." Çünkü durmamız gerekiyor, birşeyler yapmamız gerekiyor birleşmeliyiz -- genç bir insan olarak benim kafamı karıştıran politika ve dinden ayrılmamız gerekiyor. Bu sürece nasıl dahil olunacağını bilmiyorum.
Daha sonra, Eylül'ün yedisinde New York'a daver edildim. Costa Rica ve İngiliz hükümeti Birleşmiş Milletler genel toplantısını 54 sponsor katılımıyla, Şiddetsiz Ateşkes Günü fikri için öne aldılar ve ayarlanmış toplantı gününü, 21 Eylül'e aldılar, ve bu tüm devlet başkanları tarafından oybirliğiyle kabul edildi. (Alkışlar) Evet, ama aslında bunun gerçekleşmesini sağlayan yüzlerce insanın bireysel katılımıydı. Bunu yapan herkese teşekkür ediyorum. Bu inanılmaz bir andı. En yukarıda oturmuş genel toplantının gerçekleşmesini izliyordum. Dediğim gibi, işin en başında, oradaydık ve basın yoktu. Ve şimdi düşünüyordum da, "Basın bu hikayeyi gerçekten de duyacak." Sonradan, bu günü kurumsallaştırmak istedik.
Kofi Annan 11 Eylül sabahı beni basın toplantısı yapmak için çağırdı. Oraya gittiğimde saat sabah 8'di. Onun da aşağı inmesini bekledim, geleceğini biliyordum. Ancak O hiç gelmedi. O konuşma hiç yapılmadı. Dünyaya evrensel bir ateşkes günü olduğu hiç duyurulmadı. Ve bu, hayatını orada, o anda ve daha sonrasında kaybetmiş olan binlerce insanın anısı için trajik bir andı. Bu asla olmadı. Ve şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: "İşte bu yüzden artık daha fazla çalışmamız gerekiyor. Bu tarihin kabul görmesini sağlamamız gerek. Bu gün yaratıldı, ama kimse bilmiyor. Ancak bu yolculuğa devam etmemiz ve insanlara anlatmamız, ve bunun işe yarayacağını kanıtlamamız gerekiyor."
New York'tan biraz korkmuş, ama güçlenmiş olarak ayrıldım. Ayrıca eğer gerçekleşseydi bu gibi şeyleri görmeyecek oluşumuz ihtimalinden de çok etkilenmiştim. Filmi alıp toplumsal değeri küçümseyenlere izlettiğimi hatırlıyorum. Filmi gösteriyordum, ne İsrail'de filmi izledikten sonra nasıl mahvedildiğini hatırlıyorum -- çünkü bu sadece barış günü, hiç bir anlamı yok. Hiç bir işe yaramayacak; Afganistan'daki savaşları bitiremeyeceksin; Taliban'ın umrunda olmayacak, falan filan. Bu sadece bir sembol. Aslında başıma gelen bir çok şey arasında en kötüsü de buydu, çünkü işe yaramıyor olamazdı. Somali, Burundi, Gazze, Batı Şeria, Hindistan, Sri Lanka, Congo ve başka her yerde konuştum ve herkes bana dedi ki, "Eğer bir fırsat penceresi açarsan, yardım getirebilir, çocukları aşılayabiliriz. Çocuklar kendi projelerini yönetebilir. Birleşebilirler. Bir araya gelebilirler. İnsanlar durursa, hayatlar kurtarılabilir." Duyduklarım bunlardı. Ve bunları savaşın neden varolduğunu anlayan insanlardan duyuyordum.
Ve tekrar Birleşmiş Milletlere gittim. Kayda devam etmeye ve yeni bir film yapmaya karar verdim. Ve BM'ye sonraki bir kaç yıl daha gittim. BM sistem koridorlarında, hükümetler ve STK'lar arasında gidip gelmeye, işe yarayı yaramayacağını görmek için çaresizce bize yardımı dokunabilecek birilerini aramaya başladık, Ve tabi ki çok ama çok sayıda toplantı sonrasında Ahmad Fawzi, ki kendisinin hayranıyım, kahramanlarım ve akıl hocalarımdan biridir, UNICEF'i de bu işe dahil etmeyi başardı. Ve UNICEF, Tanrı onları korusun, dedi ki, "Tamam, bi deneyelim bakalım." Sonra UNAMA Afganistan'la ilgilendi. Tarihi bir olay. Afganistan'a UNAMA ve WHO ve sivil toplumlar falan yardımcı olabilecek miydi? Tabi ben her şeyi filme alıyordum, kaydediyor ve şöyle düşünüyordum: "İşte bu kadar. Belki de gerçekten gerçekleşme ihtimali vardır. Yoksa bile, en azından bir kapı açıldı ve bir şansımız var."
Sonra Londra'ya döndüm, ve Jude Law'u ziyaret ettim. Onu ziyaret ettim çünkü o da ben de aktörüz. Onunla bir bağlantı kurduk çünkü basının dikkatini çekmek için böyle bir atraksiyona ihtiyacımız vardı, medyayı da bu işe dahil etmeliydik. Çünkü bu şekilde daha fazla insana sesimizi duyurabilirdik ve belki daha fazla -- yani belli bölgeler için -- belki daha fazla insan ilgilenebilirdi. Ve bu sayede biraz daha finansal destek görebilirdik, ki bu son zamanlarda neredeyse imkansızdı. Bu konuya hiç girmeyeceğim. Jude dedi ki, "Peki, Sizin için bir şeyşer söyleyebilirim."
Bu sözlerini kayda alırken, bana şöyle dedi, "Sonra nereye gidiyorsun?" Ben de "Afganistan'a gideceğim." dedim. "Gerçekten mi?" dedi. Ve o anda gözlerindeki ilgiyi gördüm. Ben de ona, "Benimle gelmek ister misin?" dedim "Gelirsen ilginç olur. İlgi çekmemizi sağlayabilirsin. Ve bu ilgi durumuzu tüm yönleriyle daha iyi hale getirebilir." Bence başarının bir kaç önemli adımı var. Bunlardan biri iyi bir fikre sahip olmaktır. Diğeri, devamlılığının olması, finansal destek görmek ve farkındalık yaratabilmektir. Ve aslında kendim ne başarırsam başarayım, bu farkındalığı yaratamazdım. Bu nedenle onun gibi adamlar olmazsa olmazdı. O da bana evet dedi, ve bir de baktık Afganistan'dayız.
Oraya vardığımızda inanılmaz bir şekilde bir çok insanla konuştum ve bana dedikleri şuydu: "Herkesi bu işe dahil etmelisin. Bu şekilde hiç bir işe yaramaz. Gidip daha fazla çalışmalısın." Biz de öyle yaptık, ve her yere gittik, ve yaşlılarla, doktorlarla, hemşirelerle konuştuk, basın toplantıları düzenledik, askerlere gittik, ISAF'la ve NATO'yla görüştük, Birleşik Krallık hükümetiyle görüştük. Yani temel olarak, herkesle görüşmeler yaptık -- okullarda ve dışarıda eğitim bakanlıklarıyla, artık basının da katılımını sağlayabildiğimiz basın toplantıları düzenledik. Artık olup bitene ilgi vardı. Fatima Magalani isimli bir muhteşem kadın ilerleyişimizde önemli bir yer aldı çünkü Rus güçlerine karşı direnişte konuşmacımızdı. Ve onun Afgan bağlantıları heryerdeydi. Ve mesajın iletilmesinde de büyük rol oynadı.
Sonra geri döndük. Neredeyse başarmıştık. Artık bekleyip ne olacağını görmek gerekiyordu. Eve döndüğümde, bi grubun bana Taliban'dan gelen mektubu verdiklerini hatırladım. Mektup kısaca şöyle diyordu, "Bu günü izleyip göreceğiz. Bizim için açılan bir fırsat penceresidir. Katılımda bulunmayacağız. Katılmayacağız." Bu da yardımseverlerin kaçırılmayacağı ya da öldürülmeyeceği anlamına geliyordu. O anda anladım ki, bir şansımız vardı. Ve günler sonra, 1.6 milyon çocuk herkesin durması sonucunda çocuk felci aşısı olmuştu (Alkışlar) Ve genel toplantı gibi, kesinlikle en muhteşem an.
Sonra filmimizi sarıp montajladık çünkü dönme vaktimiz gelmişti. Dari ve Pashto dillerinde seslendirdik. Yerel lehçelerde seslendirdik. Afganistan'a geri döndük, çünkü sonraki yıl geliyordu ve destek olmak istiyorduk. Ama daha da önemlisi, geri dönmek istedik çünkü Afganistan'daki bu insanlar birer kahramanlar. Onlar barışa ve onun mümkün kılacağı şeylere inanan insanlardı -- ve bunu gerçekleştirdiler. Geri gidip onlara filmi göstermek ve şunu demek istedik: "Bakın, tüm bunları mümkün kılan sizlersiniz. Çok teşekkür ederiz." Ve filmi teslim ettik. Tabi ki gösterildi, ve muhteşemdi.
Ve o yıl, o yıl, 2008'de Afganistan, Kabil'deki güvenlik güçlerinin 17 Eylül'deki beyanatı: "General Stanley McChrystal, Afganistan'daki uluslararası güvenlik güçleri kumandanı, 21 Eylül tarihinde ISAF'in askeri herhangi bir saldırıda bulunmayacağını bugün ilan etmiştir." Duracaklarını bildirmişlerdi. Bunun yanı sıra Emniyet Güvenlik Departmanından gelen başka bir beyanat daha vardı, ve buna göre Afganistan'da yaptığımız eylem sayeside, siddet %70 azalmıştı. En azından sadece o gün, %70lik bir azalma. Ve bu diğer herşeyden daha çok aklımı yerinden oynattı.
Ve New York'da tabi ki daha az zararlı bir şey olan volkan yüzünden mahsur kaldığımı hatırlıyorum. Orada olup biteni düşündüm. Ve bu %70lik azalma aklıma geldi. Şiddette %70 oranında bir azalma -- herkesin tamamen imkansız, yapamazsın dediği şey. Bu da şöyle düşünmemi sağladı: Eğer Afganistan'da yüzde 70 azaltabiliyorsak, o zaman heryerde yüzde 70 azaltabiliriz. Evrensel bir ateşkesi denemeliyiz. Bu şiddetsizlik ve ateşkes gününü kullanarak evrensel bir ateşkesi denemeliyiz, şimdiye kadar ulusal ve uluslararası kaydedilmiş en geniş çaplı savaş durdurma olayını denemeliyiz.
İşte yapmamız gereken şey tam olarak bu. Ve bu yıl 21 Eylül'de, bu süreci başlatmak, ve kaydedilmiş en geniş çaplı ateşkesi yaratmak için kampanyayı O2 Arena'da başlatacağız. Ve her türlü şeyden yararlanacağız -- dans etmeyi ve sosyal medyayı-- Facebook sayfasını ve websitesini ziyaret edip, dilekçenizi doldurun. Dilekçe Birleşmiş Milletlerin altı resmi dilinde de var. Ve tüm dünyayı hükümet, eğitim, topluluklar, spor bağlantılarıyla birbirine bağlayacağız. Şuradaki eğitim kutucuğunu görüyorsunuz. Şu and 174 ülkede kaynaklarımız gençlerin bu evrensel ateşkeste ileri rol alması için çalışıyorlar. Ve tabi ki kurtarılan hayat sayısı arttı, kavramlar yardımcı oldu.
Olimpiyatlarla alakalı olarak-- Seb Coe'yu görmeye gittim. Dedim ki,"Londra 2012 ateşkesle ilgili. Kesinlikle, ateşkesle ilgili." Neden bir araya gelmiyoruz? Neden ateşkesi hayata geçirmiyoruz? Neden dünyanın en büyük ateşkesine destek olmuyorsunuz? Bu süreçle ilgili yeni bir film yapacağız. Spor ve futboldan yararlanacağız. Dünya Barış Gününde, binlerce futbol maçı yapılacak, Brezilya'nın gecekondularından nereye kadar olursa. Yani mümkün olan tüm fırsatlardan bireysel eylemleri desteklemek için yararlanacağız. Ve son olarak da bunu denemeliyiz. Beraber çalışmalıyız.
Ve ben burada sizin önünüzde dururken, ve bunları izleyen tüm insanların karşısında, karşılaştığım herkes adına heyecanlıyım, çünkü bir araya gelebilmemiz için bir şans var, hepimizin birlik olması için, ve mühim konulara karşı bilinci arttırmak için, bireyler tarafından oluşturulan bir şansımız var. Bir ara Brahimi ile beraberdim, Büyükelçi Brahimi. Bence kendisi Afganistan ve Irak'taki uluslararası politik ilişkilerde en inanılmaz adamlardan biridir. İnanılmaz bir adamdır. Bi kaç hafta önce beraber oturduk. Ona şöyle dedim: "Bay Brahimi, evrensel bir ateşkesi denemek sizce çılgınlık mı? Yoksa bu mümkün mü? Bunu yapmamız gerçekten mümkün mü?" O da dedi ki, "Kesinlikle mümkün." "Siz olsanız, ne yapardınız? Hükümet ve lobilere gidip sistemden mi yararlanırdınız?" diye sordum. "Hayır." dedi "Ben olsam bireylerle konuşurdum." Aslında herşey bireylere bağlı. Sana ve bana bağlı. Ortaklığa bağlı. Yaptığınız seçimlere, ve işlere bağlı. Çünkü beraber, birlikte çalışarak, cidden bir şeyleri değiştirmeye başladığımızı düşünüyorum.
Şu anda dinleyiciler arasıda oturan muhteşem bir adam, tam olarak nerede bilmiyorum, bir kaç gün önce bana şöyle dedi -- küçük bir prova yapıyordum -- dedi ki "Hep bu günü düşünüyordum ve onu bir kare olarak düşünüyordum, bir tanesi beyaz olan 365 kareden oluşan bir kare." Bu da benim aklıma tertemiz bir bardak suyu getirdi. Bir damla koyarsanız, o suya, herhangi birşeyin bir damlasını, sonsuza dek değişir.
Beraber çalışarak, bir gün barışı yaratabiliriz. TED'e teşekkürler. Teşekkür ederim.
Got an idea, question, or debate inspired by this talk? Start a TED Conversation, or join one of these:
İşte size çılgın bir fikir: Dünyayı sadece bir gün için olsun barış içinde yaşamaya ikna edin, her 21 Eylül'de. Bu enerji dolu, dürüst konuşmada Jeremy Gilley bu çılgın fikrin nasıl gerçekleştiğini ve savaş altındaki böldelerde yaşayan milyonlarca çocuğa nasıl yardımcı olduğunu anlatıyor.
Filmmaker Jeremy Gilley founded Peace One Day to create an annual day without conflict. And ... it's happening. What will you do to make peace on September 21? Full bio »
Translated into Turkish by Diba Szamosi
Reviewed by Sancak Gülgen
Comments? Please email the translators above.
I think there's a number of pillars to success. One is you've got to have a great idea. The other is you've got to have a constituency, you've got to have finance, and you've got to be able to raise awareness.” (Jeremy Gilley)
10:52 Posted: Jan 2011
Views 245,880 | Comments 180
20:27 Posted: Apr 2011
Views 572,293 | Comments 213
16:38 Posted: Aug 2008
Views 127,877 | Comments 58
Just follow the guidelines outlined under our Creative Commons license.
This comment will be attributed to . Not ? Sign out.