Follow TED
Be the first to know about new TEDTalks, TED news and other announcements.
Click on any phrase to play the video from that point.
Topluluklar işleri nasıl yapar? Nasıl bir bireyler grubunu alıp da bunlara karmaşa yerine, kalıcı ve değerli bir şeyler yarattırsınız? Bu problemin ekonomik anlatımına "koordinasyon maliyeti" deniyor. "Koordinasyon maliyeti," topluluktan sonuç alabilmek için ortaya çıkan bütün kurumsal ve finansal zorluklara verilen ad. Bu problemin klasik bir cevabı vardı: Eğer bir grup insanın beraber çalışmasını istiyorsan, bir kurum yaratırsın, değil mi? Kaynak bulursun. Bir şeyler kurarsın. Özel veya devlet kurumu olabilir. Kar amacı güdebilir, veya gütmeyebilir. Büyük veya küçük olabilir. Her halükarda kaynaklarını toplarsın, bir kurum yaratırsın ve topluluğun faaliyetlerini bu kurum aracılığıyla yönlendirirsin.
Son zamanlarda, toplulukların birbirleriyle görüşme masrafları ucuzladığı için, - haberleşme, işbirliğinin en önemli parçalarından biri - ikinci bir cevap ortaya çıktı: işbirliğini, altyapının içine yerleştirmek, yani, topluluğun yarattıklarını, sistemin çalışmasının doğal bir sonucu haline getirmek, kurumsal modellerle uğraşmamak. İşte bugün size anlatmak istediğim şey bu. Anlatırken, somut örnekler vereceğim, ama geneli ortaya koymaya gayret edeceğim.
Öncelikle, hepiniz zaman zaman kendine sorduğu, ama ancak son zamanlarda İnternet'in yükselişi ile cevabını alabildiğimiz bir soru sormak istiyorum: Paten kayan bir denizkızı fotoğrafını nereden bulabilirim? Denizkızı Alayı, her sene yazın ilk Cumartesi günü, New York Şehri'nin Coney Adası'nda yerel, nostalik lunaparkta gerçekleştiriliyor. Amatör bir geçiş alayı, insanlar şehrin her tarafından kostümler giyinip geliyorlar. Bazılar çok fazla giyinmiyor. Yedisinden yetmişine, sokaklarda dans ediliyor. Renkli tipler; herkes güzel vakit geçiriyor. Ancak dikkatinizi çekmek istediğim şey Denizkızı Alayı değil, buradaki fotoğraflar. Ben bu fotoğrafları nasıl edindim? Kendim çekmedim. Cevap ise şu: Fotoğrafları Flickr'dan aldım.
Flickr, insanların çektikleri fotoğrafları gönderip Web üzerinde yayınlamalarına imkan sağlayan bir fotoğraf paylaşımı sitesi. Son zamanlarda, Flickr "etiketleme" (tagging) adında bir fonksiyon ekledi. "Etiketleme", ilk olarak Joshua Schachter ve Del.icio.us tarafından düşünüldü. Del.icio.us, sosyal bir "etiketleme" hizmeti. "Etiketleme," işbirliği kullanan bir sınıflandırma altyapısı. Eğer bu konuşmayı geçen sene gerçekleştirseydim, şimdi yaptığımı yapamazdım; çünkü o fotoğrafları bulamazdım. Ama "profesyonel kütüphaneciler tutup da sitemize gönderilen bu fotoğrafları organize ettirelim" demek yerine, Flickr, fotoğrafları sınıflandırma imkanını kullanıcılara bıraktı. Ben de, gidip "Denizkızı Alayı" diye etiketlenmiş fotoğrafları buldum. 118 fotoğrafçı tarafından çekilen 3100 adet fotoğraf vardı; hepsi bu isim altında güzelce düzenlenmiş, ters kronolojik sırada sıralanmıştı. Ben de onları edindim, bu sayede slayt gösterisini yapmam mümkün oldu.
Şimdi burada hangi zor problem çözüldü? En geniş şematik görüntüde, bu bir koordinasyon problemi. İnternet'te bir çok fotoğraf var, ama sadece ufak bir kısmı "Denizkızı Alayı"ndan alınmış. Nasıl yapıp da insanları bu ortak çalışmaya katabiliriz? Klasik cevap, bir kurum yaratmak: İnsanları, açıkça belirtilmiş amaçları olan, önceden hazırlanmış, bir yapının içine yerleştirmek. Bu yöntemin yarattığı bazı ciddi sıkıntılara dikkatinizi çekmek isterim.
Öncelikle, bir kurum yarattığınız zaman, karşınıza bir yönetim problemi çıkar. Sadece çalışacak insan almanız yetmez. Bunları yönetecek, ve kurumun amaçları yönünde yönlendirecek başka çalışanlara ihtiyacınız olur. Ayrıca bu yapıyı tasarlamanız gerekir. Anladınız mı? Ekonomik bir yapınız olması gerekli. Hukuki bir yapı da gerekli. Ayrıca fiziksel bir yapı olması da gerekiyor. Bu ek maliyet getiriyor. Üçüncü olarak, kurum yaratmak, kendiliğinden dışlayıcıdır. Farkettiyseniz, bir fotoğrafı olan herkesi dahil edemeyiz. Herkesi şirkete alamazsınız. Herkesi devlete memur yapamazsınız. Bazılarını dışlamamız gerekir. Dördüncü olarak, bu dışlamanın sonucunda, profesyonel bir sınıf oluşur. Buradaki değişikliğe bakın. "Fotoğraf çekmiş insanlardan" başlayıp, "Fotoğrafçılara" geldik. Amacı, Denizkızı Alayı'nı veya benzer olayları fotoğraflandırmak olan, profesyonel bir fotoğrafçı sınıfı yarattık.
Oysa, Flickr yöntemini kullanıp da, işbirliğini, altyapının içine yerleştirirseniz, insanları olduğu gibi bırakırsınız, bireyleri probleme göndermek yerine, problemi bireyleri getirirsiniz. Bir grup içinde işbirliği yaratabildiğiniz zaman, hem kurumsal sıkıntılardan kurtulursunuz, hem de aynı sonucu elde edersiniz. Kurumsal yetkiyi kaybedersiniz, Gönüllü çaba olduğu zaman, insanların çabalarını biçimlendirme hakkını yitirirsiniz, ama kurumsal maliyet de kaybolur, bu da size esneklik sağlar. Flickr, planlamanın yerine işbirliğini koyuyor. Bu da işbirliğine dayalı sistemlerin genel özelliği.
Bunu kendiniz de hayatınızda yaşadınız: İlk cep telefonunuzu alıp da plan yapmaktan vazgeçtiniz: "Gelince ben seni ararım" demeye başladınız. "İşin bitince beni ara." Değil mi? İşbirliği, planlamanın yerini birebir olarak alıyor. Aynı şeyi gruplarla yapmamız mümkün. Plan yapalım, 5-yıllık projeksiyon yapalım, Vikipedi'nin, vs... ne yöne gittiğini görelim, demek yerine, hadi grup çalışmasını baştan koordine edelim, sonra da problemler ortaya çıktıkça çözelim, çünkü zaten aramızda yeterli seviyede koordinasyon var, problemleri erkenden çözmek zorunda değiliz.
Bir örnek daha vereceğim. Bu seferki biraz iç kapatıyor. Flickr'da "Irak" diye etiketlenmiş fotoğraflar var. "Denizkızı Alayı"ndaki koordinasyon maaliyetleri, burada daha da zor. Daha fazla sayıda fotoğraf, daha fazla sayıda fotoğrafçı var. Fotoğraflar daha geniş bir coğrafi alana yayılmış. Daha geniş bir zaman aralığında çekilmişler. En kötüsü, alttaki rakam, Fotoğrafçı başına 10 fotoğraf ifadesi, bir yalan. Matematiksel olarak doğru, ama esas önemli olan şeyi anlatmıyor; çünkü bu sistemlerde, ortalama önemli değil.
Önemli olan şu: "Irak" diye etiketlenmiş fotoğrafların grafiği 5445 fotoğrafı gönderen 529 fotoğrafçıyı gösteriyor. Fotoğrafçı başına fotoğraf sayısına göre sıralandırılmış. Buradaki en uçta, en çok fotoğraf çeken fotoğrafçının 350 tane fotoğraf gönderdiğini, ve yüzlerce fotoğraf çekmiş bir kaç insan olduğunu, düzinelerce fotoğraf çekmiş düzinelerce fotoğraf olduğunu, ve buraya geldiğimizde de, on veya daha az fotoğraf var, sonra da aşağıdaki uzun, düz kuyruk olduğunu, ortaya geldiğimizde sadece bir fotoğraf göndermiş yüzlerce insan var.
Buna güç kuralı dağılımı denir. Genelde, insanların istedikleri kadar katılımda bulundukları sınırlandırılmamış sosyal sistemlerde ortaya çıkar. Bu güç kuralı dağılımı matematiksel yapısı, n'inci pozisyonda bulunanın, birinci pozisyonda bulunan kişiye göre işin 1/n'ini yapmasına dayanıyor. Dolayısıyla, 10'uncu sıradaki fotoğrafçının, birinci sıradakinin onda biri kadar fotoğraf göndermiş olmasını, 100'üncü sıradaki fotoğrafçının da, birinci sıradakinin yüzde biri kadar fotoğraf göndermiş olmasını bekleriz. Dolayısıyla eğri, daha keskin veya daha düz olabilir. Ama keskin de olsa, düz de olsa, aynı matematiksel formül ile açıklanıyor.
İlginç bir şekilde, bu sistemler büyüdükçe, bir denge noktasına doğru gitmiyorlar, bilakis dağılmaya meyilleniyorlar. Daha büyük sistemlerde, kafa büyüdükçe, kuyruk da uzuyor, böylece eşitsizlik artııyor. Bu eğrinin, sol tarafının baskın olduğu açık şekilde görünüyor. Şöyle ki: Eğer fotoğraf gönderenlerin üst yüzde onuna bakarsanız, bunların fotoğrafların dörtte üçünü göndermiş olduklarını görürsünüz. Fotoğrafçıların sadece yüzde onundan buu kadar fotoğraf çıkıyor. Bu oranı yüzde beşe indirirsek, hala fotoğraflarını yüzde 60'ı kapsıyoruz. Eğer oranı yüzde bire düşürürseniz, grup çabalarının %99'unu dışlarsanız, hala fotoğrafların bir çeyreğini kapsamaya devam ediyorsunuz. İşte eğri bu şekilde sola meyillendiğinden, ortalama burada, iyice solda. Kulağa tuhaf gelse de, katılımcıların yüzde sekseni, ortalama altında fotoğraf göndermiş. Bu tuhaf geliyor, çünkü ortalama ve ortanın aynı değer olmasını bekliyoruz, ama değil.
Bu, 80/20 kuralını açıklayan matematik. "80/20 kuralı" diye herkesin bahsettği kural, işte bu kuraldır. Envanterin %20'si, satışında %80'ini kapsar. Kullanıcıların %20'si, kaynakların %80'ini harcar. Bu kuraldan bahsedildiğinde kastedilen şekil budur. Kurumların sadece iki aracı vardır: Havuç ve sopa. "Yüzde 80 kuşağı" ise, havuçsuz ve sopasız bir kuşak. Kurumu çalıştırmanın maliyetinin olması, bu insanların işlerini, kurumsal bir yapıya kolayca geçiremeyeceğiniz anlamına geliyor. Kurumsal model, sürekli sola doğru itekler, insanları, "çalışan" olarak görür. Kurumsal cevap, "%10'luk dilimden %75'lik değer alabiliyorum - çok güzel" şeklindedir, "madem durum böyle, kalanını bırakalım." İşbirliğine dayalı altyapı ise, "neden değerin çeyreğinden vazgeçelim ki?" şeklinde. Eğer sisteminiz, değerin %25'inden vazgeçmenize yol açıyorsa, sisteminizi yeniden tasarlayın. Bu insanların katkılarını elde etmeniz için gereken maliyeti harcamayın, bunun yerine, sistemi, herkesin katkıda bulunmasına izin verir şekilde inşa edin.
Dolayısıyla, işbirliğine dayalı cevap, insanların iyi bir çalışan olup olmadıklarını değil, katkılarının ne olduğunu sorar. Bu tarafta, Flickr kullanıcısı "Psycho Milt"i görüyoruz. "Psycho Milt", bir adet, sadece bir adet "Irak" etiketli fotoğraf göndermiş. İşte fotoğraf da bu. Başlığı "İş Günüm Kötü Geçiyor." Dolayısıyla, soru şu: Bu fotoğrafı ister misiniz? Evet mi, hayır mı? Soru, "Psycho Milt iyi bir çalışan mı?" değil.
Buradaki çekişme, kurumun imkan sağlayıcı tarafı ile, kurumun engel olma niteliği arasında. Bu dağılımların sol tarafına baktığımızda, bol vakit harcayıp, istediğiniz üründen bolca üreten insanları görürsünüz; bu, kurumların imkan sağlayıcı olan tarafıdır. Bu insanları çalışan olarak işe alabilirsiniz, çalışmalarını sonuç almak üzere koordine edebilirsiniz. Ama dağılımın bu tarafında, dünyanın Psycho Milts gibi sadece bir tane fotoğraf gönderen insanları sözkonusuysa, bu da kurumun engel olma özelliğini ortaya çıkarır.
Kurumlar, kendilerine engel denmesini hiç sevmezler. Bir sorunu kurumsallaştırdığınız zaman ilk olan şeylerden birisi, kurumun amacının, kuruluş amacından sapıp, kendi kendini korumayı amaç edinmesidir. Gerçek amaç ise, gittikçe gerilere itilir. Dolayısıyla kurumlara, engel teşkil ettikleri söylendiğinde, değerleri koordine etmenin bir çok başka yolu olduğu söylendiğinde, Kubler-Ross aşamaları gibi aşamalardan geçerler. (Kahkaha) Ölümcül hastalığınız olduğu söylendiğinde geçirilen aşamalar: İnkar, öfke, pazarlık, kabullenme. Gördüğümüz işbirliğine dayalı sistemlerin çoğu, henüz, "kabullenme" sahfasına gelecek kadar uzun süre boyunca varolmadılar.
Bir çok kurum hala inkar sahfasında, ama giderek daha fazla miktarda öfke ve pazarlık görüyoruz. Halen devam eden ufak bir örnek var: Fransa'da, bir otobüs şirketi, insanları, bir arabayı ortak kullandıkları için mahkemeye verdi. Çünkü bu insanlar, otobüs şirketinin kazancını azaltacak şekilde koordinasyon yaparak, değer yarattılar. Bu haberi, "Guardian" gazetesinden takip edebilirsiniz. Aslında çok eğlenceli.
Daha büyük soru şu: Şuradaki değerle ilgili ne yapmak gerek? Bu değeri nasıl yakalarsınız? Kurumlar, anlattığım gibi, bu değeri yakalamaktan alıkoyulmuştur. Steve Ballmer, Microsoft'un CEO'su, daha bir kaç sene önce Linux'u eleştiriyordu. Şöyle dedi: "Linux'a binlerce programcının katılımda bulunması diye bir şey yok; bu bir efsane." "Linux'a destek verenleri inceledik. Çoğu yama, sadece o yamayı yapan programcı tarafından yapılmış." Bu şikayetin altında, buradaki dağılımı görebilirsiniz. Ballmer'ın bakış açısından da bunun neden kötü göründüğünü anlayabiliriz. Bir programcıyı işe alıyoruz, işe geliyor, Cola'mızı içiyor, üç yıl boyunca langırt oynuyor ve topu topu bir tane fikir üretiyor. (Kahkaha) Di mi? Kötü bir seçim. (Kahkaha)
Psycho Milt sorusu: Bu iyi bir fikir mi? Ya bu fikir, önemli bir güvenlik yamasıysa? Ya bu bir bellek hatasında ortaya çıkan güvenlik açığı için bir yamaysa - Windows'da çok bellek hatası oluyor. O zaman bu yama önemlidir, di mi? Herhangi bir programcının, profesyonel ilişkiye girmeden Linux'a bir kere katkıda bulunup, bir daha görülmemesi, Ballmer'ı çok korkutmalı. Çünkü bu tür değer, geleneksel kurumsal yapı içinde ortaya çıkmaz; sadece işbirliğine dayalı, açık kaynak yazılımlar, Vikipedi veya dosya paylaşım
sistemlerinde ortaya çıkıyor. Flickr'dan bir çok örnek gösterdim, ama aslında bu tür öyküler her tarafta bulunuyor. "Meetup" (Buluşma) kullanıcılarının, aynı bölgede benzer ilgileri olan insanları bulmaları için kurulmuş bir hizmet, ayrıca gerçek hayatta, bir 'cafe'de veya bir 'pub'da - ya da neresiyse - buluşup toplanıyorlar. Scott Heifetman Meetup'ı kurduğunda, tren izleyicileri veya kedi severler tarafından kullanılacağını düşünmüştü - geleneksel meraklar. Genelde mucitler, icatlarını tanımazlar. Şu anda Meetup'daki en büyük grup, en fazla sayıda şehre yayılmış, en fazla üyesi olan, en aktif grup, ev kadını anneler. İyi mi? Kenar mahalleli, çift gelirli Birleşik Devletler'de. ev kadını anneler, ancak geniş ailelerde, veya küçük, geleneksel mahallelerde bulunan sosyal altyapıyı özlüyorlar. O sosyal altyapıyı, bu araçlarla yeniden icat ediyorlar. Meetup sadece bir platform, ama buradaki değer sosyal altyapıda. Eğer dünyayı hangi teknolojinin değiştireceğini bulmak isterseniz, gidip de 13 yaşındaki oğlanlara bakmayın, genç annelere bakın; çünkü genç anneler, kendi hayatlarını somutça kolaylaştırmayan teknolojilerin dönüp de suratına bile bakmazlar. Çok gösterişli olmasalar da, Xbox'dan çok daha önemliler.
Bunun bir devrim olduğu görüşündeyim. İnsan ilişkilerinin düzenlenmesi açısından büyük bir değişim yaşadığımızı düşünüyorum. Kelimeyi dikkatle kullanıyorum: Buna "devrim" dememin sebebi, dengeleri değiştirmesi. Olumsuz yönleri olsa da ilişki kurmanın yepyeni bir şekli. Şu anda, Birleşik Devletler'de, Judith Miller adında bir kadın, Federal Mahkeme'ye kaynaklarını beyan etmediği için hapis yatıyor - bu hanım, New York Times gazetesinde haberci. Dava çok soyut ve takip edilmesi güç bir dava. Gazeteciler, sokakta toplanıp "kalkan" kanunlarının iyileştirilmesi için gösteri yapıyorlar. "Kalkan" kanunları, bir sürü eyalet kanununu kastediyor. Bu kanunlar sayesinde gazeteciler, kaynaklarına ihanet etmek zorunda kalmıyorlar. Bu olay, "blog"larla paralel olarak gelişiyor. "Blog"lar, kitlesel amatörleşmenin klasik bir örneği. Yayıncılığı, profesyonel iş olmatan çıkarıyor. Küresel bir yayın mı yapmak istersiniz? Tek tuşa basıp yapabileceğiniz bedava bir işlem. Bu nedenle, profesyonel yayıncı sınıfı, amatör kitlelerin arasında düştü. Dolayısıyla, hoşumuza gitmese de, "kalkan" kanunu, artık anlamsızlaşıyor; çünkü profesyonel habercilik kurumunun kendisi giderek anlamsızlaşıyor. Şu anda, Birleşik Devletler'de bir takım insanlar, düşünüp taşınıp, kendilerinin "gazeteci" mi yoksa "blogger" mı olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Cevap şu: Önemli değil, çünkü soru yanlış. Gazetecilik, daha önemli bir sorunun cevabıydı: Toplum nasıl haberdar edilir? Fikir ve görüşler nasıl paylaşılır? Eğer bu sorunun cevabı, gazetecilik mesleğinin çerçevesinin dışında kalıyorsa, artık bu mesleğe ait ifadeleri alıp da bugünkü dağınık "blogger" sınıfına uygulamak anlamsız. Her ne kadar "kalkan" kanunlarınını istesek de, bunların sıkıca bağlı oldukları arka plan, giderek anlamsızlaşıyor.
Bir örnek daha: Pro-ana, Pro-ana grupları. Bunlar, kişisel tercih olarak anoreksik kalmayı tercih eden kızların, "blog"lar ve forumlar gibi, işbirliğine dayalı altyapılar kullanarak yarattıkları dayanışma grupları. İnce vücutlu modellerin fotoğrafları birbirlerine gönderiyorlar. Kısa sloganları var, "Kurtuluş için aç kalın" gibi; Kanser dayanışma gruplarının bileziklerine benzer kırmızı bilezikleri var, böylece "ben beslenme hastalığımı sürdürmeye gayret ediyorum" mesajını veriyorlar. Birbirlerine öneriler veriyorlar, mesela, canın yemek isterse, tuvalet veya çöp kutusu temizle. Yeme isteğin geçer.
Dayanışma gruplarının faydalı olmalarına alıştık. Beklentimiz, dayanışma gruplarının kendiliğinden faydalı olmaları. Ama gerçek o ki, dayanışma grubu, kendi başına ne iyi, ne de kötü. Dayanışma grubu, daha büyük bir toplumun içinde, varlığını, yaşam şeklini sürdürmek isteyen küçük bir grup. Geniş toplum sarhoşlardan oluşmuşsa, küçük grup da ayık kalmak istiyorsa, biz, "ne güzel bir dayanışma grubu" diyoruz. Ama küçük grup, hasta kalmayı tercih eden bluğ çağında kızlar olunca, bu sefer dehşete kapılıyoruz. Alıştığımız dayanış gruplarının, olağan amaçları, bu grupları yaratan kurumlardan kaynaklanıyor, altyapıdan değil. Altyapı, herkese sunulduğu zaman, dayanışma grubunun mantığının herkes tarafından ulaşılabilir olduğunu, dehşetli amaçları olan kişilerin de destek gruplarını kullanabildiğini gördük.
Dolayısıyla gelen değişimin, olumlu olduğu gibi, olumsuz tarafları da var. Tabii ki, şu anki ortamda, bu değişimden faydalanarak, küresel olayları etkilemeye çalışan devlet dışı gruplardan da kısaca bahsetmek gerek. Bu görünen, 11 Eylül saldırılarını düzenleyen terörist grubun sosyal haritası. İletişim tavırlarını analiz ederek ortaya çıkarıldı. Kuşkusuz, dünyadaki istihbarat örgütüleri, geçen haftanın saldırılarını çözmek için de aynı çalışmayı yapıyorlar.
Şimdi size, bütün bunların sonucunda neler olacağını anlatmam gerekiyor; ama vaktim azalıyor; neyse ki azalıyor; çünkü bunu ben de bilmiyorum. (Kahkaha) Matbaada olduğu gibi, eğer gerçekten bir devrim oluyorsa, bizi A noktasından B noktasına değil, A noktasından, kaosun ortasına götürür. Matbaa, 200 yıllık kaosa yol açtı, Katolik Kilisesi'nin, önemli barış anlaşmaları arkasında duran güç olduğu bir dünyadan, sonunda yeni bir politik birimin ortaya çıktığı bir dünyaya geçirdi: Milli Devlet.
Bu sefer için tahminim 200 yıllık kaos değil. 50. Önümüzdeki 50 yıl boyunca dağınık bir şekilde işbirliği yapan grupların gittikçe daha çok imkan elde edeceğini, ve giderek daha fazla grubun, amacı baştan belirlemek veya kar amacı gütmek gibi geleneksel yaklaşımlardan uzaklaşıp, bu şekilde daha da imkan kazanacağını düşünüyorum. Ve giderek, kurumların baskı altında kalacaklarını, ve bilgi tekellerine ne kadar çok yaslanırlarsa, ne kadar katı yönetilirlerse, ve üzerilerindeki baskının o kadar artacağını düşünüyorum. Bu değişim, her bir arenada, her bir kurumda, teker teker gerçekleşecek. Değişime yol açan kuvvet genel, ama sonuçlar özel olacak.
Dolayısıyla burada demek istediğim, "Ah ne güzel", veya "tümüyle kurumsal yapıdan tümüyle işbirliği altyapısıyla çalışmaya geçiş olacak" demek istemiyorum. Daha karmaşık olacak. Ama, muazzam bir düzenlenişin gerçekleşeceğini söylemek istiyorum. Bunu önceden gördüğümüze ve farkettiğimize göre, mümkün olduğunca becermeye bakmamız gerekli. Çok teşekkür ederim. (Alkış)
Got an idea, question, or debate inspired by this talk? Start a TED Conversation, or join one of these:
Daha 2005 yılında yaptığı konuşmada, Clay Shirky, kapalı topluluklar ve şirketlerin, insanların ufak katkılarıyla ayakta duran dağınık şebekelere dönüşeceğini, ve esnek işbirliğinin, kesin planlamanın yerine alacağını gösteriyor.
Clay Shirky argues that the history of the modern world could be rendered as the history of ways of arguing, where changes in media change what sort of arguments are possible--with deep social and political implications. Full bio »
Translated into Turkish by Sinan Özel
Reviewed by Sancak Gülgen
Comments? Please email the translators above.
19:01 Posted: Jan 2007
Views 473,869 | Comments 79
19:31 Posted: Feb 2008
Views 361,000 | Comments 47
17:52 Posted: Apr 2008
Views 340,101 | Comments 71
Just follow the guidelines outlined under our Creative Commons license.
This comment will be attributed to . Not ? Sign out.